MENÜ
İzmir 21°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
2019'a 'Darağaç'la veda ederken...
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
1 Ocak 2020 Çarşamba

2019'a 'Darağaç'la veda ederken...

İnanılır gibi değil ama koca bir yılı daha deviriyoruz elbirliğiyle. İçinde hem ömrümüzden eksilmenin hüznünü, hem de umudu yeşerten heyecanı taşıdığımız yılın son turfandaları bunlar, yazarken bile tuhaf oluyor insan…

Haberlerde karardıkça içim, yabancı kanallardaki ‘Noel’ filmlerine kaçıyorum sık sık. Noel ruhuyla bir anda değişen hayatlara, ışıltılı sokaklara, pırıltılı insan öykülerine, masallara. Umutlara, neşeye, gülen yüzlere, bir evi, bir sokağı süslemenin bir ayin haline dönüşmesine…

Üzerimize çökmüş karabasanla yaşayıp gidişimizi, uykudan uyanamayışımızı… Yılın bu zamanları ‘büyük ikramiye çıkarsa’ başlığı altında yapılan haberlerde kurulmuş hayalleri… Artık piyango bileti dahi almayışımızı, hayallerimizin dahi çalındığını hatırlatıyor her şey bana heyhat! Her nereye kaçsam da. …

“Dünya artık yerleşik hayata geçebileceğimiz bir yer değil Necdet!

Bachelard, ‘anılar hareketsizdir, mekânlaştırıldıkları ölçüde sağlamlaşırlar’ dese de biz asla bir mekâna kavuşamayacağız yirmi birinci asırda. Oysa göçebenin mekânı vardı eskiden, dağların eteklerine kurduğu çadırı, çadırın önüne yaktığı ateşi, ateşe götürdüğü ocak tanrıları. Umudu vardı. İnanışlarından söz ediyorum, düşlemenin doğrulduğu, düşlerle yoğrulduğu, ateşinin tüttüğü evinden. Oysa şimdi, düşleri çalındı insanoğlunun, evinden sürgün edildi, adı bazen mülteci oldu, bazen modern zaman. Bazısı evinden sürüldü, işine mahkûm oldu, düşlemeyi unuttu.

İnsan artık eksik ve dağılmış bir varlık bu yüzden. Sen de öylesin, en çok da düşlerin eksik. Ne yeni bir aşkın kırıntısı var yüreğinde, ne de tüm bu sorunların biteceğine dair inancın.”(*)

*

Çok eski yıllarda, dağdaki çobana sormuşlar, ‘büyük ikramiye sana çıksa ne yaparsın’ diye. Şöyle bir durmuş çoban, sonra bir çırpıda dilegetirmiş dileğini: Her gün soğan cücüğü yerdim.

Günlük azığı çoğu kez soğan ekmek olan yoksul çobanın dünyasındaki hayvar, trüf mantarı, ıstakoz ya da her neyse o, o cücük; onun küçük dünyasında bildiği, tanıdığı lezzet. Soğanın içindeki o az, en kıymetli, yemeğe son noktayı koyan o tat…

Çocuk dünyama baktığımda… Gazoz içmekten, muz yemekten, kocaman bir parça çikolatayı damağımda ezmekten, neden çocukluğumdaki kadar lezzet bulamadığımdan ya da aynı tattan, belki eskisinden bile güzel olsa da  artık zevk almayışımdan, hep bu sonuca ulaşırım:

Az’ın aslında ne ‘çok’ olduğuna. Çok olanın aslında ne kadar az ve yavan kaldığına…

Bir grup arkadaşla birlikte Darağaç’a giderken duyduğum heyecanı neye bağlayacağımı bilemiyordum tam olarak.. Çocukluğu akvaryumda geçen bir yavru balığın, okyanuslara açılması gibiydi benim Darağaç yolculuklarım. Evden gezmek için nadiren çıkan annemle Şirinyer istasyonu’nda dumanlarını savura savura gelen trene binip Alsancak’ta inişimiz… Hiç hatırlayamadığım yollardan geçip derme çatma o yoksul evde güleryüzle ağırlanışımız.. Sonra aynı yollardan geçip trenle… Ah o hiç bitmesin istediğim küçük kız çocuğunun disneylandından, eve/akvaryuma dönüşümüz..

Az’ın çok olduğu yıllara dönmekti Darağaç benim için. Çocukluğumun izlerini/tadlarını ararken, bir yandan oradaki dönüşümü izlemeye, bize rehberlik eden genç arkadaşımı dinlemeye çalışırken, kendi disneylandımda gezindiğimin ne o farkındaydı, ne arkadaşlarım. Yaşadığı topraklara yıllar sonra dönmüş küçük bir mübadildim/mülteciydim o an belki de. Hani bir iz, çocukluk belleğimde kaybolmuş bir anı, bir koku arayan, annesinin elinden tutmuş, gördüğü her farklı şeye hayranlık ve büyülenmişlikle bakan Alis.

Şimdi kimlerin iştahını kabarttığını bilmediğim o kaderine/çürümeye terk edilmiş Sümerbank Basma’nın çalışanlarından biriydi babam.

Renk cümbüşü basmaların, pazenlerin dokunduğu, çocukluğumun kahramanı babamın mabedinin…  İzmir’deki sanayinin doğup büyüdüğü alan olduğunu, buhar gücüne dayalı ilk makinalı fabrika ve işletmelerin tamamıyla neredeyse burada kurulduğunu, çocukluğumla annemle birlikte gittiğimiz o küçük pencereli evin, irili ufaklı sanayi kuruluşlarında, işyerlerinde çalışan işçilerin konutlarından biri olduğunu çok sonraları anlayacaktım. Babamın iş arkadaşlarından birinin eşi olan o güleryüzlü kadının adını hafızamı ne kadar zorlasam da bulamayışım, sokakları gezerken her eve, ‘acaba o ev miydi’ diye bakışım… Bize bu bölgede yaptıklarını, yapmaya çalıştıklarını anlatan genç arkadaşım Cenkhan’ın heyecanına karışıp gitmişti o gün…

“İnsan anılarının özetidir. Yaşanmış her an, yaşanan her anın içinde yankılanabilir. “ (*)

Alsancak Garı ile Şaraphane arasında kalan bölgeyi kapsayan Darağaç, yeni adıyla Umurbey Mahallesi’nde, büyük fabrika ve işletmelerin çoğu çalışmıyor artık. Binaları boş, terkedilmiş.  Mahallenin ara sokaklarında  motorlu taşıt tamircileri, değişik endüstriyel üretim yapan atölyeler ve konutların ayakta kalanlarında oturan sakinler var hala. Ve genç sanatçılar… Kendi ifadeleriyle “Darağaç aynı zamanda mahalleye gidip gelen, orada yaşayan ve üreten sanatçıların arasındaki yoğun diyalog ve tartışma ortamıyla gelişip olgunlaşmış bir sergiler bütününün de adı” artık. ”İzmir’de henüz olgunlaşamamış galerilerden, yeni açılan sanatçı atölyelerinden ve sergilenebilecek mekanların eksikliklerinden dolayı genç sanatçıların işlerini gösterebilecekleri bir alana veya ortak bir söyleme dönüşüyor” bu sanayi bölgesi. “Güncel sanat pratiklerini gerçekleştiren sanatçıları ve endüstriyel üretim yapan atölyeleri barındıran, ilham verici, sanatı içinde bulunduğu mahalle ile birlikte kurgulayan bir tür uzlaşma alanı…”

Bir tür deneysel kent enstitüsü gibi bir oluşuma dönüşme çabalarının olduğu, sunduğu olanaklar ile sanatçılar için bir çekim alanı yolundaki Darağaç…

“Yerleşmenin ve ‘dahil’ olmanın kendilerine yeni anlamlar aradığı bu kocaman yeni dünyanın haritasında, insan eliyle çizilmiş sınırların içinde, diğerleri gibi yalnızca bir nokta, Darağaç. Kendi sanat üretimini yaparken komşusundan bir fincan kahve yanında biraz da ilham alan; ihtiyacı olanı bir telefon değil,karşı pencere kadar yakında bulan; bir arada yaşarken birlik olmayı deneyimleyen sanatçılar Darağaç. Duvarlarında resimler, kapısının önünde oturan komşular ve sokaklarında oynayan çocuklar; üreten sanatçı ve ustaların günlük telaşı ile mahalle, bize her daim iyi gelen, geçmişten alışık olduğumuz o sıcak his, Darağaç. Gündelik kapı önü sohbetlerinin sanat etkinliğine dönüştüğü, mahallelinin sanatçı, sanatçının izleyici olduğu yer, Darağaç.

Ortak akıl ve emekle hazırlanan, mahallenin ruhunu taşıyan bu kitabın sayfalarındaki eserlerin konuştuğu dile kulak verin; yazıların satır aralarında fikirlerini, deneyimlerini ve anılarını paylaşan insanları dinleyin. Bu kitabın sonunda hafızanızın derinliklerinden ne çıktıysa gün yüzüne, aklınızda ne varsa, ne kaldıysa damağınızda, odur Darağaç.” (***)

Mahalleyi gezerken, herköşe başında, bir duvarda, bir dört yol ağzında karşımıza çıkan dünyayı,mesajları, anlatılmak isteneni, çizgiyle,renklerle dile getirilmeye çalışanları fotoğraflamaya, İzmir’in hem içinde hem çok uzağındaki bu mahalleyi keşfetmeye çalışırken, Aysen,  bir yazımdaki arayışımı hatırlatmıştı bana bir ara; ‘buldun mu aradığın ütopyayı’ diyerek. Kafa sallayarak gülümsemiştim o an sadece. Şimdi, buradan cevaplasam? Desem ki,

Bulmadım sevgili arkadaşım. Ama bulanları biliyorum. O heyecanı nerede görsem tanırım, o ruhu nerede görsem anlarım. Biz çalınmış hayallerimize ağıt yazarken, hemen yanıbaşımızda ‘inanmışlık, adanmışlık’ yazılıyor.  Çalışma atölyesi ararken keşfettikleri mahalleyi kocaman bir sergi alanına çeviren, lokmalarından kısarak, dayanışarak, birbirlerine sarılarak, güvenerek, hayatı sanatla kuşatarak insanı/dünyayı anlamaya, yaşamlarını anlamlaştırmaya çalışan gençlerin ütopyaları yükseliyor sanki benim çocukluk anılarımdan.

Damağımda kalan budur Darağaç…

*

Gazeteduvar’daki yazısında “Bu yazıları kendi içimde yol almak ve “kalabilmek için” yazıyorum. Onlar benim mesafelerimdir” diyen sevgili Sevilay Çelenk’e de selam olsun buradan. Hepimiz için ‘kalabildiğimiz’ bir yıl olsun 2020. Hayatın anlamını, hayallerini bulabildiğimiz… ‘Bizden çalınanları’ geri alabildiğimiz. Çok’taki ‘az’ı, cücüğün lezzetini yeniden keşfedebildiğimiz…

(*)Ali Oktay Özbayrak /Necdet'e Üçüncü Mektup

(**)Selim temo/gazeteduvar

(***)Darağaç_Kitap (Facebook darağacizmir’den ulaşabilirsiniz gençlere/kitaba)

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2022 Gerçek İzmir