MENÜ
İzmir 15°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Beni sorarsan, kış işte...
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
7 Mayıs 2020 Perşembe

Beni sorarsan, kış işte...

“Sularım toprağa sızıyor bak!

Yüzümü geceler örtüyor.

Binlerce taş; saklanıyor içimde.

Kim kimin derinliğini görebilir; hem, hangi gözle? …”(*)

82 yazıydı. Öğretmenliği 3. sürgün yerimde noktalamış, ‘ne iş olsa yaparım’ özgüveniyle, son görev yerim Trakya’nın sınır köyünden İzmir’e dönmüştüm bir bavulla.  Gazeteci bir dostun önayak olmasıyla, Yeni Asır’a adım atmış, 10 parmak daktilom nedeniyle ‘dizgicilik’ kadrosu beklerken kendimi çaylak bir muhabir adayı olarak, mesleği ustalarından öğrenmek üzere onların yanında habere giderken bulmuştum…

Yapış yapış bir İzmir gününde, yanımda yine tecrübeli bir gazeteciyle İzmir Çocuk Hastanesi’ne gitmiştik, ustalara göre haber sokaktaydı, en çok da hastanelerde.

Yaz günü, balkonlar fora, camlar açık. Bir çocuk düşmüş camdan ya da balkondan, acile getirmişler, aile bahçede bekliyor iyi haberi.  Sonra bir kadın feryadıyla yıkılıyor bahçe. Üstünü başını paralıyor anne, kendini yerlere atıyor, durduramıyor hiç kimse. Evladı ölmüş bir kadını kim durdurabilir, hangi güç? Muhabir arkadaşımın beti benzi atsa da fotoğraf çekiyor, yakınlarından bilgileri alıyor, ölen çocuğun fotoğrafını istiyor. Ben? Taş kesilmiş, ağzım dilim tutulmuş, anneye bakıp ağlıyorum sadece. Daha o gün, haberleri okumakla onu yaşamak arasındaki farkı anlıyorum belki. Acıyı, sanki kendin yaşamış gibi olmanın hem lütuf, hem bir lanet olduğunu…

Bir, üç, beş derken, bir gün kendimi beni işe başlatan genel yayın yönetmeninin odasında buluyorum. ‘Çok acı var, ben gazetecilik yapamayacağım, dayanamıyorum’ diyorum. Çömez muhabirin istifası kabul edilmiyor, ikna olmasa da yatışıyor ama biliyor ki, eğer hastanelere, adliyelere, kazalara gitmeye devam ederse, bu işi yürütemeyecek, acıya dayanamayacak.

Sonra bir mucize oluyor. Gazete yönetimi, 12 Eylül sonrası ülke normalleşmeye çalışırken eğitim alanında peşpeşe gelen değişikliklere uygun adım atarak, gazetenin bir sayfasını ‘eğitim’e ayırıyor, beni de öğretmenlikten gelmiş olmanın avantajıyla eğitim muhabirliğine. Hastaneler/acılar gündemimden çıkınca, en iyi bildiğim alanda kendimi göstermem mümkün oluyor, o dönemdeki ustaların katkılarıyla, hele rahmetli Şevket Özçelik’in ufuk açıcı yönlendirmeleriyle, meslekte kalıcılığımın da yolu açılıyor.

Muhabirlikten genel yayın yönetmenliğine uzanan 20 yıllık Yeni Asır yolculuğunun tamamını, anılarımı, yaşadığım, tanıklık ettiğim yüzlerce olayı yazmak için değil elbet bu başlangıç. Sadece, kendimi tanıma yolunda edindiğim kırılma anımı, ilk ‘acıyla yüzleşme’ örneğini paylaşmak… O yüzleşme sonrasında karşılaştığım pek çok olayda defalarca tökezlememe, kimbilir kaç kez ‘ne çok acı var’ dememe rağmen yoluma (elbet başkalaşarak) devam etmeme rağmen, son’u bulamadığımın (ve asla bulamayacağımın) altını çizmek içindi.

Üstelik yas, bu kez küreseldi ve içinden çıkmam çok daha uzun sürdü. Yasın son aşaması ‘kabullenme’ye  gelebildim nihayet kör topal, yaralı.

Geldim gelmesine de..

İçimdeki deprem öyle vurdu ki, taş taş üstünde kalmadı, gönlüm kıyameti yaşadı, hala da yaşamakta…  Vedasız ölenlere,  bir rakam gibi görünenlere, son nefeslerini nasıl verdiklerini bilemediklerimize, can kurtaracağım derken canından olanlara, çalışamayan, çalışamadığı için aç kalanlara, çocuğuna yoldan topladığı otları pişirip yedirenlere,  işsizlere, evsizlere, darda kalanlara, unutulanlara, yok sayılanlara… Yediğim her lokmaya hem şükrederek, hem kahrolarak içim içimi yiyor hala…

Hadi bakalım kur yeniden gönlünün sarayını, sen ki ne badireler atlattın, kimbilir kaç kez doğdun küllerinden, konuştur kelimelerini, bir daha doğ dese de dilim… Gönlüm  bu acının/yıkımın ne sıralı ölüme, ne aşka, ne gurbete, ne hasrete benzemediğini söylüyor. Gönülden gelmeyince, dil de susuyor, el de. Sustum ben de…

“Yüreğimin kederle ağladığını ve her sessizliğin anlatılmaz bir sesin işareti olduğunu kime anlatabilirdim..” (**)

***

‘Ne çok acı var’ diye başlıyor kitap. Cahit Zarifoğlu'nun 70’li yıllarda tuttuğu bir günlük, Yaşamak.

“ne çok acı var be..

yürek nasıl dayanıyor, bence bu kısmı mucize..

ne çok acı var.. ne çok zalim var, ne çok mezalim..

ne çok mazlum var..”

Öyle. Çok acı var ve hepimizin ‘acı eşiği’ tıpkı ‘ağrı eşiği’ gibi farklı. Kimimiz daha ilk günden kolları sıvayıp ‘ne yapabiliriz’in peşine düştü, kimimiz çiçeklerden/böcekten/mutlu günlerden/tbt’lerden bir çelenk örüp gönlüne ‘umut’ olarak yerleştirdi, Evler kimimize sığınak/liman oldu, kimimize kabus…

Daha da ötesi..

Ölmeye yatanlar da oldu küresel felakette/yasta. Rusya’da kendilerini camdan atan 3 doktor gibi.

 New York Presbyterian Allen Hastanesi’nin Korona savaşçısı doktor Lorna Breen gibi.

Bunca ölümün şahidi olmaya daha fazla dayanamayarak kendi canına kıydı günler önce, bu fedakar/hassas ruhlu genç doktor.. Hayatta hiçbir şeye başlamak için geç olmadığı düşüncesiyle kurulan, ‘New York Geç Başlayanlar İçin Yaylı Çalgılar Orkestrası’nda çello çalmış olduğunu da öğrendik medyadan  Lorna Breen’in.. ‘Herşey için çok geç artık’ der gibiydi ölüm haberi…

“İntihar edenler genelde belleği güçlü kişilermiş.

Hafızası, katili olabilir insanın...

Unutamamak öldürebilir.

Günbegün daha da hoyratlaşan hayat karşısında eli kolu bağlı kalmanın duygusal yükü, günün birinde taşınamaz hale gelebilir.

Duyarlı yürek, her gün bin kez ölmektense, bir gün ansızın durmayı seçebilir.

çaresizliğe öfkeyi katık edip sonsuz karanlığa karışıvermek yegâne çare gibi görülebilir.” (***)

***

 “Meslek büyüğümüz Varlık Özmenek, belki 10-15 yıl önce, tanıklıkların haber değerini çok güzel formüle etmişti: Çocuklar, habercilikte artık bu meşhur 5N1K yetersiz kalıyor. Habere mutlaka 5D’yi katmak gerek! Varlık abinin 5D dediği, beş duyu” diye yazıyordu Ragıp Duran geçen gün köşesinde. Günlerce yazmayıp ‘beş duyu’dan sesleniyorum şimdi. Görerek, duyarak, koklayarak, tadarak, dokunarak/hissederek… Alabildiğine karamsarlıkla.

Neredeyse bunun için kendimi suçlayıp yazmaktan vazgeçeceğim anda, imdadıma Alain de Botton yetişiyor neyse ki..

İngiliz yazar ve filozof, İsrail’in en eski günlük gazetesi Haaretz’e korona günlerindeki yaşam felsefesini ve genel durum değerlendirmesini içeren kapsamlı röportajında diyor ki, “Koronavirüs günlerinde huzuru bulmak için karamsar olun.”

“Ne yazık ki son birkaç hafta içinde koronavirüs pandemisi hakkında karşıma çıkan her türlü makaleyi ve tıbbi raporu okudum. Hepsinin sonucu açıktı: Her şey çok kötü olacak – en azından Londra’da. Tesadüfi bir rutin, bir distopyaya ne kadar da kolay dönüşüyor. Bu çok garip. O zaman şimdi ne hakkında konuşmalıyız? Oralarda havaların nasıl olduğu hakkında mı?

Biz gerçekten de çok kusurlu hayvanlarız – trajik hayvanlar. Eski Yunanlılar bunu biliyordu, eski Yahudiler de. Hıristiyanlar, Budistler… Bu, kültürel DNA’mıza çok eski zamanlarda kodlanmıştı. Ancak bunu gerçekten kabul etmiyoruz. Ve şimdi hepimiz bu pastadan büyük dilimler alıyoruz. Yutabilecek gibi de değiliz.

İç karartıcı bir teselli olsa bile, en sevdiğim filozoflar Stoacılardır. Stoacılar, huzura erişen yolu,’ her şeyin yoluna gireceğini düşünmemek’ olarak nitelendiriyorlar. Aksine, ‘Gülümse ve her şey yoluna girecek’ diyen bütün insanlar aslında bize sadece işkence ediyorlar. Zihnimizi huzura erdirmenin tek yolu, en kötü senaryoya odaklanmaktır ,  çünkü o zaman, ne olursa olsun, her şey elbet yoluna girecek ve çünkü siz buna hazırsınız.

Salgını Stoacıların bakış açışıyla incelediğimizde, salgının dünyayı kuşatması kaçınılmaz. Milyonlarca, muhtemelen de on milyonlarca insan hayatını kaybedecek. Herkes üç kuruş parayla yaşayacak. Her şey çökecek. Başlangıca döneceğiz. Olacak şey bu olabilir. Hepimiz sevdiğimiz insanları kaybedeceğiz.

Kaygı aslında nedir? Aklın, bilinmeyen ve kontrol edilemeyen şeyler karşısında umutsuzca kontrol kurmaya çalışmasıdır. Gerçekliği kontrol etme çabası, o gerçeklik pandemi olduğunda, başarısızlığa mahkum.

İkinci olasılık, birisine elde etmeye çalıştığı şeyin imkansız olduğu endişesini öğretmeye çalışmaktır. Aslında her şey şüphelidir. Bize güven veren hiçbir şey yoktur; güvenlik yoktur. Montaigne bir keresinde ‘Şüphe, iyi bir kafa için yumuşak bir yastıktır’ diyordu. Yapmamız gereken şey tam olarak bu. Şüphelerle dolu yastıklarda uyumalıyız. Bu, şu an ihtiyacımız olan türden bir felsefe. Camus’nün Veba’sı ya da Sisifos hakkındaki yazıları da.”

***

Yazılarıma ara versem de sosyal medyaya ruh halimin izin verdiği ölçüde katıldığım günlerde en sevdiğim/paylaştığım dua, ‘Allahım, bana taşı delerek açan çiçeğin umudundan ver” oldu, çünkü içimdeki umut, taşı delecek güçte değil, cılız, ha koptu ha kopacak kıvamda. 1945’lerde Nazi kamplarından kurtulan Viktor Frankl (İnsanın Anlam Arayışı) nasıl hayatta kalabildiğini soranlara “İnanmaktan hiç vazgeçmedim” demişti. Nazi kamplarında dahi inanmaktan hiç vazgeçmeyen insanın inancını da istiyorum; ki, pandemiden çok önce çok eksiltmiştim sanki…

Şiddetli bir depremden sonra duygusal sarsıntılarla derinden sarsılmış, gözümün önündeki olaylarla, haftalardır kendimle hesaplaşıp durmuş biri olarak yazıyorum. Güçlü görünmenin insanı güçlü yapmadığını, derinden sarsılan ruhu ortaya dökmenin ayıp olmadığını, hepimizin acılardan nasibini alırken farklı davranışlar sergileyebileceğini, normalin herkes için farklı olduğunu, hepimizin kendi normalinin ne olduğu üzerine bir kez daha düşünmesi gerektiğini farz ettiğim için…

Bir dostun dediği gibi, benim ‘airbag’im yok, çarpışmalarda darbeleri doğrudan göğüslerken yara bere içinde kalmam bu yüzden. Normalim bu benim.  Yeryüzündeyim ve bunun bir tedavisi de yok.

Bu gerçeklikle, gerçekliğin karamsarlığı ve mutsuzluğuyla yola devam.

Heybemde yalnızca kırık dökük kelimeler olsa da yazıya devam.

Hepinize selam…

"Bu kez dağlar doğursun beni anne,

sen de ılık bir yağmur ol.

durmadan yağ kanayan yerlerime.." (****)

Başlık: Gülten Akın

(*)Şükrü Erbaş..

(**)Mehmed Uzun..

 (***)Doç. Dr. Dicle Koğacıoğlu'nun kendini Boğaz Köprüsü’nden  bırakmasının  ardından Can Dündar’ın Milliyet’te kaleme aldığı yazıdan

(****) Haydar Ergülen

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2022 Gerçek İzmir