MENÜ
İzmir 21°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm, bir film…
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
16 Ocak 2020 Perşembe

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm, bir film…

Taaa 17. yüzyılda bir bilge ozana, Karacaoğlan’a “Nice sultanları tahttan indirdi/Nicesinin gül benzini soldurdu/Nicelerin gelmez yola gönderdi/Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm” diye söyletmiş bir acı yoksulluk.

Öncesi de var, yeni değil elbet.  Evrile devrile, değişe yenilene, eksilmeden artana, çoğalana… hep var. ‘Kahrolsun faşizm’ demekle kahrolan faşizm olmadığı gibi, ‘yoksulluğun gözü kör olsun’ demekle de kör olmuyor yoksulluk.

Dönüp dolaşıp yazmam. Sık sık ‘ah’ çekişim, biraz gözlemlediğimden… Biraz yaşadıklarımdan olsa gerek.

rüzgâr süpürürken yaprakları

aylar, mevsimler, yıllar geçti

geçip giden ne varsa

içimden geçti… (*)

İnsan hayatın her yağmurunda ıslanıyor da kuruduktan sonra bile o ıslaklığı, o iç titremesini unutmuyor çünkü. Belki de unutturulmuyor yaşatılanlarla, artık öznesi olmasan bile hala yaşayanlarla…

Gecenin üçünde zemheri soğukta/yağmurda çöpleri karıştıranlar, market kapısında gelenden geçenden kucağındaki bebeye süt parası isteyenler, bakiyesiz kartların bağırdığı okuyucularda yüzü mahcubiyetle kızarıp otobüsten inenler, pazarda alacağı üç parça sebze için turlayıp duran bastonlarıyla birlikte ruhlarını da sürüyen yaşlılar, benzi solmuş kadınlar hep gözlerinin önünde çünkü.

Okula giderken aldığı harçlıkla (o da alabilirse) daha çocuk yaşta ya simit almak, ya da 4 kilometrelik yolu otobüse binmeyip yürümek tercihiyle terbiye olmuş o ince boyunlu narin abin de kalbinin hep bir yerlerinde. Evden para gelmeyince yatılı okulda çöplük karıştırdığını, manav tezgahındaki muzlara yutkunarak baktığını yıllar sonra ağlayarak anlatmış bir diğer abin de…

‘Yoksunluk’ duygusu, ‘yoksulluk’ sona erse de geçmez; bilenler bilir. Yaşadıkları halde anlamayanlarsa bahse konu değil burada zaten, bırakalım bir kenara…

*

Sert başladı 2020’nin ilk yazısı, elimde değil.

2019’un veda yazısı fena değildi oysa. Sevgili Reşat ‘kült bir yazı’ dese de ne bileyim hüznün yanında biraz umut, biraz aydınlık da vardı Darağaç gençleri sayesinde... O şevkle, yeni yılın ilk yazısı için köşeye hafif çakırkeyf bir giriş bile hazırlamıştım hatta.

“Hadi gel şöyle yamacıma geç otur, yıllardan kalma yorgun okur.  Tatlı tatlı söyleşerek açalım yazının yolunu birlikte, yorgunluğu atalım kahve içerek, yazı da telvesi olsun size. Fal niyetine oku, yüreğin kabarsın, sevinçli haberlerin üç vakti olsun, yollardan geleceklerin olsun, hatta biraz da yol görünsün sana da bana da. Keşke kısmetin de açılsa okudukça.

Geçmez denen ne varsa geçti, bitmez denen ne varsa bitti gitti. Bir sevindirip bir kahırlandıran, kimi zaman okşayıp kimi zaman delip geçen yıllar ardımızda. ‘Önümüze bakacağız artık’, maç çıkışı ilk söyledikleri  bu olan yenik futbolcular gibi. Çok da dert etme/edinme yani” diyesim, yazasım vardı.

2019’un son gecesinin mahmurluğundan tam sıyrılmamışken, sosyal medyayı ‘ama nasıl da eğlenmiştik’ fotoğraflarıyla donatamamışken, karton şapkalı/düdüklü komikliklerimize bakıp daha bir süre eğlenecekken… Bağdat’tan gelen haber, dünyaya/başımıza gelecek belalar konusunun muştusu oldu bir yandan. Gencecik üniversiteli kızımızın cesedi çıkarıldı buz gibi denizden öte yandan. 

“Gidecek yerim yok, yaşanmaya değer bir hayatım da" notunu bırakıp gitti o kocaman gözlüklü/gülüşlü kız da… Ben hala bıraktığı yerde öylece duruyorum sanki.

Sonra sıcak çorbalar isyan olup yağdı bir yerlerden. Her yerlerden. Kimi belediyeler, yoksulluk sanki durmuş gibi durdurdukları çorba servislerine başladılar üniversite yerleşkeleri önünde. Çorba çadırları kuralım diyen oldu, o çadırlarda ben de gönüllü çorba pişireyim diyen canım anneler oldu, dükkanının kapısına ‘karnı aç olanla aşımı paylaşırım’ yazısı asan oldu, sosyal medyada gerçekten ağlayanlar, ‘ne yapabiliriz, biz de bir ucundan tutalım’ diyenler oldu.

Her şey çorba oldu sonra. Herkes birlikte sustu.

Gençlere sıcak çorba/aş paylaşımları; yine mutat hep gözönündeki can dostlar için ‘hava soğuk, bir kap yemek, bir kap su bırakmayı ihmal etmeyin’ diyen paylaşımlara bıraktı yerini.

Taşıma suyla değirmen dönmez.  Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez. Çünkü gençleri sevmek hayvanseverlik gibi olmaz, her gün ‘hadi bu gençlere bir tas çorba verelim’ demekle o iş yürümez, yoksulluk defedilmez. Yeni bir yoksulluk/yoksunluk intiharına kadar gizlenir/üstü kapanır/vicdanlar yellenir anca…

“Ve insanlar, ah, benim insanlarım,

yalanla besliyorlar sizi,

halbuki açsınız,

etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.

Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,

göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan” diyen Nazım’la ahlanırız böyle… Kahrolur kalırız.

Ne içlendirmek, ne içimi dökmek, ne hüzün tünellerinde gezinmek/gezdirmek için yazıyorum bugün. Öyle olduğu günler de oluyor ama bugün, o gün değil. Bencileyin uyarmak için, siz unutsanız da açlar unutmaz demek, hatırlatmak için satırlar, kendince, karınca gibi, yolum belli olsun misali.

İmkanım olsa yazıdan başka, öncelikle iş dünyasını, varsılları, yokluğu yoksulları görmezden gelen herkesi toplar, toplu seans ‘Parazit’ (**) filmine götürürdüm önce; artık parazite dönmüş, hayatta kalmak için her yolu deneyen, zengin bir ailenin yanına teker teker yerleşerek onların sırtından geçinip gideceğini sanan yoksul bir aileye. Kapitalizmin açtığı, kapanmayan ve bu sistem daim kaldıkça sonsuza kadar kapanmayacak olan meselelere dokundurup burjuvaziye olan öfkeyi…  iyiliksever ama ‘açın halinden anlamaz tok hayatların’ kapısının, alt sınıfların lanetiyle nasıl beklenmedik biçimde (öyle devrimle falan filan değil) çalınabileceğini perdeye taşıyan filme, Parazit’e.

Kendi imkanlarıyla gidip görsünler artık, ne dediğimi anlasınlar.

*

Kendi sınıflarından biri de kendi lisanıyla uyarmıştı aslında tokları, iktidarı, yetki ve sorumluluk sahibi herkesi, daha 5 yıl önce...

‘Koç’un gizli gizli devrimi hayal ettiği’ şakaları, ‘Koç’un içinden Che çıktı’ twetleriyle sosyal medyanın şahlandığı günlerde, bir yazı yazmıştım Ali Koç’un ‘Tolstoyvari’ çıkışıyla ilgili.

Aristokrat/varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Rusya'nın Tula şehrindeki Yasnaya Polyana adlı konakta doğan, aradığını bulamayan ruhunun çalkantılarını yaşadığı dönemin toplumsal siyasal yaşamıyla harmanlayıp ölümsüz eserler yaratan Tolstoy’un “Etrafımı çeviren bu kadar haksız bir sefalet içinde manasız ve haksız bir lüks, bana her gün daha ağır geliyor. Yasnaya Polyana'daki hayatımı zehirliyor” sözleri kadar vurucu olmasa da Koç’un, ‘kendi varlık nedeni olan’ kapitalizmi sorgulaması elbette değerliydi.

“Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir. Bill Gates diyor ki, 100 bin dolarla siz sıtma ile mücadele edebilirsiniz. Bir insanın saçlarının dökülmesine karşı kellik ilacı için büyük paralar dökülürken insanları öldüren sıtmaya karşı mücadele, saç dökülmesine karşı mücadeleden daha zayıf kalıyor. Eğer bu problemlere eğilmezsek sonuçta günlük hayatta karşılaştığımız bu olumsuz şeyler kaçınılmaz olacak. Küreselleşmenin insan tarafı yok. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en büyük göç dalgasıyla karşı karşıyayız. 60 milyon insan evini terk etti ve kötü insan hakları altında düşük ücretlerle çalışmaya hazırlar. Burada özgür olarak serbest olarak dolaşamayan tek unsur insan” diyordu Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç.

İkinci Dünya Savaşı’na göre gelirin 50 kat arttığını, ancak gelir dağılımına bakıldığında büyük bir ayrım olduğunu vurgulayan Ali Koç’un “Buradaki eşitsizliği anlamak için Einstein olmaya gerek yok. Eşitsizliği asgari düzeye indirmek için yapılacak çok fazla senaryo var. Paradigmalar değişmeli” cümlesini, Antalya'daki  G20 çerçevesindeki bir konferansta, benzer çıkışları izlemişti. Ücretlerin giderek düşmesiyle gelir dağılımındaki adaletsizliğin artmasını eleştirip “Şahsen 6 ve 8 yaşında iki çocuk sahibi bir baba olarak çocuklarımızın geleceğinden, bu gidişata baktığımız zaman, endişe duymamak mümkün değil diye düşünüyorum. Eminim bu da hepiniz için geçerlidir" diyordu Türkiye’nin en zengin insanlarından biri.

Elbet ‘yaşasın sosyalizm’  demiyordu Koç, demeyecek de zaten.  Fenerbahçe’ye başkan olmayı seçti zaten, sendika başkanı olmayı değil. Marksizm'den etkilenip mülkiyet konusunda radikal fikirler geliştirmekle kalmayıp bütün servetini köylülere dağıtarak onlar gibi yaşamış bir Tolstoy olmasını da beklememişti kimse.

Söylediği, “kapitalizmin yarattığı sosyal adaletsizlikten hepimiz sorumluyuz ve bu konu ‘sosyal yardım’ konusu olarak görülecek bir konu değildir”di. Üstelik o günden bu yana daha talancı, daha vahşileşen, yeni adı daha konulamamış faşizanlaşan bir neoliberalizmle karşı karşıyayız. Daha açız, daha işsiziz, daha az ücretliyiz, daha çok mülteciyiz, göçmeniz, daha eğitimsisiz, daha sağlıksızız, daha çok ıslanıyor,daha çok üşüyoruz. Adaletsiziz. Hem dünya, hem biz.

*

Enseyi karartalım artık. Magma kaynıyor. ‘Yoksulluğun kokusu’ yükseliyor her yandan.

Hayırseverlik kampanyaları aynı zamanda devletin sosyal karakterinin de zayıfladığını göstermiyor mu bize? Göstermek ne ki, gözümüze sokmuyor mu?

Gösterişli işlere emek/zaman/para harcamaya, vicdan rahatlatmaya değil,

Yoksulluğa karşı hem anayasal hakkımızı kullanarak yönetenlere karşı talebi yükseltmeye, hem de eş zamanlı dayanışma ağları geliştirmeye, kafa yormaya/emek harcamaya ihtiyaç var. Her kesimin. Öğrencilerin, yerel yönetimlerin, sendikaların, kooperatiflerin içinde olduğu dayanışmacı modellerle gündelik dayanışmayı örmeye…

"Kıyıya vurmadıkları sürece, balıklar suyun farkında değildirler" der  Ursula K. Le Guin "Mülksüzler"de.

Tek tek ‘deniz yıldızı’ toplayıp denize atmayı/himayeyi değil, dayanışmayı örerek, herkesin payına düşen görev, herkesin payına düşecek acı olduğunu bilerek… Kıyılara vurmadan, vakit geçmeden.

(*)(Narin Yükler/Aynadaki Çürüme)

(**) “Cinayet Günlüğü”, “Yaratık” ve “Okja” filmleriyle tanıdığımız, sinemanın 21. yüzyıldaki en önemli isimlerinden Bong Joon-Ho’nun Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmi “Parazit”, bu ay Oscar’a da 5 dalda aday olarak gösterildi. Bazı eleştirmenlerin ‘baş yapıt’ olarak değerlendirdiği film, halen Karaca Sineması’nda gösterimde. Özellikle ‘yoksulluğun kokusu’ metaforu, yağmurun varsıla romantizm, yoksula ‘sel’ olarak gelen sahneleri unutulacak gibi değil…

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2022 Gerçek İzmir