MENÜ
İzmir 21°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Bütün dünler bugünün fenerleridir (*)
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
26 Haziran 2020 Cuma

Bütün dünler bugünün fenerleridir (*)

10 yıl önce, yine İzmir tartışmalarının arifesinde İstanbul’un yolunu tutmuştum. Oraya göç etmiş İzmirli gazetecilerden başlayıp sonrasında iş dünyası, akademisyenler, siyasetçilerle devam edecek seri İzmir röportajları için.

İstanbul’daki adreslerimden birisi, Yeni Asır’da geçen 20 yıl boyunca patronum olan Dinç Bilgin’di. Gözüne girmek için çabaladığımız, göz göze gelmekten çekindiğimiz gazeteci patronumuz.

Şahane, dolu dolu, anıları da havalandırdığımız sohbetin sonunda, röportaj sırasında yargılandığı ticari faaliyetleriyle ilgili bir uyarısı oldu Dinç Bey’in, dedi ki ‘dava devam ediyor, sohbetin gidişatında bunu etkileyecek bir laf etmiş olmayayım, dikkat edersen sevinirim.”

Onu zora düşürecek bir duruma yol açarım kaygısı/sorumluluğuyla hemen atıldım.’Elbette dikkat ederim, hatta yazdıktan sonra yayınlanmadan size röportajı gönderebilirim” dedim.

Yüzü bir anda değişti, çalışırken bizi hep korkutan o sert ifade yerleşti bir anda çehresine, “Sakın ha!” dedi .

“Asla kimseye onaylaması için yazını gönderme, asla! Bana bile!”

Donup kalmama yol açan, devrik gazete patronumdan aldığım son gazetecilik dersi bu oldu. Hiç kimseye yapmadığım ‘soruları önceden gönderme, yazıldıktan sonra onaylatma’ gibi bir davranışta o güne kadar bulunmadığım halde, sırf onun hukuken sorumlu olmaması adına gösterdiğim iyi niyetli gayretkeşliğe karşı, ‘ne olursa olsun, sen asla gazetecilik prensibini çiğneme/çiğnetme. Mesleki sorumluluk sende’ diyen bir ders.

Ömrüm oldukça unutamayacağım ve yerine getirmeye devam edeceğim bir küpe… 

*

Kapısından ‘istifa etmiş bir öğretmen’ olarak girdiğim, ömrümün dörtte birini geçirip ‘gazeteci’ olarak mezun olduğum Yeni Asır Akademisi, bana ‘nasıl haber yapılır/yazılır, nasıl araştırılır, nasıl röportaj gerçekleştirilir’ konusunda onlarca büyüğümün verdiği meslek ve hayat dersleriyle dolu. Dağarcığımdaki bütün bu zenginlik için ölenleri rahmetle, yaşayanları minnetle anarım bu yüzden. Son çiviyi çakan, ömrü uzun olsun Dinç Bilgin’i de. Hatalarıyla, sevaplarıyla, mesleğe kazandırdıkları ve kaybettirdikleriyle, her zaman saygıyla…

20 yılını Yeni asır’da yarıladığım meslek hayatımda yüzlerce haber/araştırma/röportaj/köşe yazısına imza atan biri olarak, asla ‘ben oldum artık’ demeyen… Yapacağım her söyleşi öncesinde hazırlık yapıp ‘sahne heyecanı/gerginliği’ yaşayan, bir röportajı yayına hazırlarken defalarca okuyup, yayınlandıktan sonra ‘nerede hata yapmışım, neyi sormamışım, neyi hatalı sormuşum’ diyerek tekrar tekrar didikleyen biri olarak…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer röportajını da defalarca gözden geçirdim. Tıpkı sayın Soyer’in dediği gibi, ‘kendimle yarışan’, hangi yaradan kaynaklıysa artık, sürekli kendimi onaylama ihtiyacımdan, mesleğimin giderek sakilleşen/çoraklaşan toprağında, ’aman hata yapmayayım’ tedirginliğinden ve daha onlarca sebepten..

Sorularım yer yer acımasız, sinir bozucu, zorlu, tuzaklı olsa da –zamana da yenilen- eksiklerim vardı. Yazı amacım, Başkan Soyer’in cevaplarını değerlendirmek olduğu için (içimdeki sorgulama çok uzun olmasına rağmen) bu kısmı geçeceğim.

Röportajın bütünlüğüne baktığımda gördüğüm Tunç Soyer ise, büyükşehir koltuğuna oturduktan sonra tereddütlerime rağmen, bana ilk kez ‘evet, seçilmiş başkandı, artık yöneten başkan olmuş’ dedirtti. Seferihisar Belediye Başkanlığı döneminde, çalıştığım farklı kurum ve televizyonlar için gerçekleştirdiğim söyleşilerde sohbetini çok sevdiğim, yanından hep fikri zenginlikle ayrıldığım Tunç Soyer  geri gelmiş gibiydi. Naifliği, zarafeti hep vardı zaten, buna eklenen büyükşehir belediye başkanı olgunluğu ve ilk kez bu röportajla, Tunç Soyer’in ‘şehri yönetme ideolojisini’ görmekti.

Röportajın yapıldığı gün, İzmir bayrağı/parası gibi beşinci sınıf bir senaryonun ortaya konulduğu zamanda  üzüntü ve kızgınlığına rağmen, bütün sorularıma verdiği cevaplarda –beğenelim beğenmeyelim- tutarlılık olması, bütünlüklü bir yönetme ideolojisine sahip olduğunu görmek, bu ideolojinin hedefle uyuşmadığında eleştiri yapma hakkımızın sonuna kadar olduğunu, onun da bilmesi gerektiğinin altını çizmek isterken... ‘Tutarlılık’la, ‘sorularıma aldığım cevapların tamamı tatmin ediciydi’ aynı anlama gelmez, lütfen bu ayrımı gözden kaçırmayın derim.

*

Röportaja hazırlanırken, zihnimdeki mesleki yolculukta yollarımın kesiştiği Özfatura’dan başlayarak, Yüksel Çakmur, Ahmet Piriştina ve Aziz Kocaoğlu’yla yaptığım söyleşi ve sohbetleri düşündüğümde… İzmir’in AKP ile ters düşen/uyuşmayan ruhu ile gazetecilik ruhunun mücadelelerinde,  mesleğin olmazsa olmazı olan özgürlüğünde gezindim uzun uzun.

Saydığım tüm başkanlara, “bedeli olur korkusu” duymadan gerekli bulduğumuz soruyu sorabilme konforunun, olması gerekeni yapabilme özgürlüğümüzün ne kadar kıymetli olduğunu… İnsani olarak kırılsalar da incinseler de yurttaş veya gazeteci olarak yaptığımız her eleştiriden sonra ‘eyvah, bugün kapımı polis çalabilir’ kaygısı, endişesi taşımadan her mecrada bazen 9 boğumu atlayarak, yutkunmadan sarf ettiğimiz bütün o cümleleri…

 Bir çanta markası yüzünden ifadesi alınan gazetecileri.. Ekranlarda AKP’ye tek bir olumsuz/eleştirel cümle söyleyemeyip söz konusu muhalif belediye başkanları/siyasetçilerse, dillerinin kemiği kaybolan gazetemcisileri…

Meslektaşlarının yangınına odun taşıyanları, baltanın sapı bizden olanları…

 

‘Dışı yeşil/içi kırmızı’ Özfatura’ya, Piriştina, Kocaoğlu ve şimdi de Soyer’e… Mesleğimizi yaparken ‘hakaret etmeden’ söz söyleme, soru sorma, eleştirme hakkımızın… Bunun bizim şansımız değil, gazetecisiyle, yurttaşıyla yarattığımız siyasi tercihlerin; memleketin geneline göre elbirliğiyle oluşturduğumuz, bedelini de ödediğimiz –görece- demokrasi ortamının bir sonucu olduğunun bilincindeyim. “Bütün dünlerin bugünün fenerleri” olduğunun.

Pandemide başarılı çalışmalar yürüten, araştırma sonuçlarıyla da dayanışmanın/katılımcılığın meyvesini aldığı görülen Başkan Tunç Soyer’e, ‘memnun olmayan’ yüzde 21.5’un da hakkını sormak, şehir yönetme ideolojisinin bütünlüğündeki sapmalarda hemşehrisi ve gazeteci olarak eleştirilerimizi yapmak baki hakkım, görevimdir. Kemeraltı, Kültürpak, İzmir’i seven herkesin içindeki çocuktur. Onu koruyup kollamak, büyütmek ve kaybetmemek için…  Kentimizdeki her ağacın, toprağın, sahillerimizin kıymetinin, değerinin unutulmaması için…  Sarf edilen sözlerle, yapılanların buluşması için…

“Hem hayallerimiz, hem hayatlarımız Paris olsun” diye…  

(*) Başlık, W. Shakespeare'in sözüdür.


- O RÖPORTAJ: GÖNÜL SOYOĞUL SORDU, BAŞKAN SOYER YANITLADI... 

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2022 Gerçek İzmir