MENÜ
İzmir
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Eve kapanan hiçbir yere sığ(a)mayanlara…
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
7 Aralık 2020 Pazartesi

Eve kapanan hiçbir yere sığ(a)mayanlara…

-Öğretmenim, şu edebi türleri aklımızda tutmanın kolay bir yolu yok mu?

“Olmaz mı? ‘Makale’ bilgili ve ciddi bir öğretmendir mesela. ‘Deneme’ güngörmüş komşudur, siz dinlemeseniz de kendi kendisiyle konuşup durur. ‘Anı’ sürekli gençliğini anlatan dedeniz, ‘masal’ nineniz, "Nutuk" Atatürk'tür, ölmüş bir ulustan milyonlarca genç yaratır sözün büyüsüyle. ‘Sohbet’ Cem Yılmaz'dır karanlık bir salonda karşısında biri varmış gibi konuşur.  ‘Fıkra’ taksi şoförüdür günlük hayat ve siyaset üzerine akide tadında konuşan; ‘roman’ sülaledir, ‘öykü’ aile...

-Ya şiir?

“Ah... Şiir sevgilidir evlat, sevgili...”

Ne yöne eseceğini bilemeyen bir iç fırtınanın ‘sakin liman’ arayışında yazıyla konaklamaya çalışmasını andırıyor artık yazılarım. Ne makale, ne anı, ne masal, ne deneme. Şiir hiç değil zaten. “Tam olarak ne olduğunu bilmesem de onu size açıklayacağım’ diyen Sokrates’i çağrıştırıyor sadece.

Yazıyorum ama ne olduğunu, neyi anlattığını, neye benzediğini size açıklayamam…

*

Dünyanın her tarafında biri/birileri saatlere ateş etti sanki, saatler durdu.(**)

Baktığımız hiçbir rengi hiçbir ışığı göremez olduk.

Mevsimlerin değiştiğini, günlerin kısaldığını fark etmez olduk. Ki umutsuzluklara yabancı da değildik bu topraklarda. Karanlık 12 Eylül ve sonrasında bile bu kadar umutsuzluk yaşamamıştık ama.

Bizi sessizlik içinde, gereksiz konuşmalardan, eskimiş ve anlamsızlığa batmış işlerden kurtaran yol arkadaşı yalnızlık bile bildik yalnızlık değil artık. Can sıkıcı, iç karartıcı, içimizden kovmak için teneke çalmaya rıza gösterdiğimiz ama gitmeyen, yıvışıp kalmış bir bunaltı. Sevimsiz bir mızıldanma hali.

Bir yandan biten, öte yandan gelmekte olanı anlamaya çalışırken… ‘Cinnet geçirmeye başlamış bir toplumda, değerler ve duygular ne kadar insani kalabilir’in deneme/yanılmasını yapıyoruz sanki. Kolezyumdaki gladyatörler gibi, kelle koltukta.

Papatya falları da aşka açılmıyor artık.

Yaşayacaksın/yaşamayacaksın, yaşayacaksın/yaşamayacaksın…

Papatya mevsimine erişebilirsek, o da ayrı…

“Dört duvarın sohbetidir oda

Evler hala konar göçer çadırı çoğumuzun

Ölümü büyüttüğümüz ipek kozalar.

Öyle daralttık ki içimizi

Bir saksılık toprağa yer yok

 Herkesin kendini gösteriyor pusulası

Ağaç kendi göğünü biliyor sadece.” (***)

*

“ Dünya artık yerleşik hayata geçebileceğimiz bir yer değil Necdet!

Bachelard ‘anılar hareketsizdir, mekânlaştırıldıkları ölçüde sağlamlaşırlar’ dese de biz asla bir mekâna kavuşamayacağız yirmi birinci asırda. Oysa göçebenin mekânı vardı eskiden, dağların eteklerine kurduğu çadırı, çadırın önüne yaktığı ateşi, ateşe götürdüğü ocak tanrıları. Umudu vardı. İnanışlarından söz ediyorum, düşlemenin doğrulduğu, düşlerle yoğrulduğu, ateşinin tüttüğü evinden. Oysa şimdi, düşleri çalındı insanoğlunun, evinden sürgün edildi, adı bazen mülteci oldu, bazen modern zaman. Bazısı evinden sürüldü, işine mahkûm oldu, düşlemeyi unuttu.

İnsan artık eksik ve dağılmış bir varlık bu yüzden. Sen de öylesin, en çok da düşlerin eksik. Ne yeni bir aşkın kırıntısı var yüreğinde ne de tüm bu sorunların biteceğine dair inancın. Bir evin olsa belki, evine girebilsen, düşlerine de kavuşacaksın. Ne kendine herhangi bir evde yer bulabildin bu evrende, ne de bir kadının gönlüne girebildin. Dünyaya fırlatıldığın o günden beri şaşkınsın, dağılmışsın, arıyorsun. Savaşlardan, yoksulluklardan, tahammülsüzlükten, mülksüzlükten, anlaşılamamaktan, nefret dolu bakışlardan, birbirini sevmeyi unutmuş insanoğlunun acımasızlıklarından geçiyorsun. Düşlerini kaybetmiş bir evrenin en sorunlu zamanından geçiyorsun. Her gün burada nasıl yaşıyorum, ne zaman yaklaşacak bu son diyerek geçiyorsun. Her aldığın nefeste biraz daha eksiliyorsun, biraz daha kaybediyorsun düşlerini, inancını, umudunu. Sen de dayanamıyorsun Necdet, biliyorum artık sen de dayanamıyorsun.

Bu sürgün bitmeli Necdet, bu sürgün bitmeli. Dünya yeterince başımıza yıkıldı, bu enkaz temizlenmeli artık. Düşlemeyi hatırlamalı insanoğlu, bir tavan arasını, evinin içinde yaktığı ilk ateşi, bereketlensin diye çağırdığı ocak tanrılarını hatırlamalı. Eksildiği yerde tamamlamalı yanındakini, eksildiği yerde tamamlanmalı artık.  Şık olmalı, birbirini sevmeli, bir çocuğun başını okşamalı. Gözlerindeki umudu harlamalı en çok, sarılmalı.

Sarıldığın kişi evindir Necdet, insanlar birbirini sevdikleri yerde sağlamlaşırlar. Dünya denilen bu enkaz, artık mutlu bir yuva olmalı.

Sen düşle yeter Necdet. Bir düşle yeniden inşa edilecek bu evren, insan tamamlanacak. Bu sefer mutlu olacak.

Düşle yeter. Düşleyebildiğin yer evindir, gidebildiğin yer göçebeliğin.

Bense bir düşü bile yaşayamıyorum artık. Evsiz, yolsuz, azıksız ve umutsuzum. Korkuyorum Necdet, korkuyorum. Hayatımda belki de ilk kez korkuyorum, ne sokağın tam köşesindeki duvara ‘benim de canım acıyor’ yazarken hemen dibimizden geçen mavi kırmızı kâbuslardan, ne de hep beraber daha adil bir yaşam için bağırırken yatağının yönünü değiştiren sulardan korkmuştum bundan evvel. Su yatağını değiştirirse, kırmızı elbiseli kadınlar doğururdu. Mavi kırmızı kâbuslar duvara cortazar’dan bir grafiti bırakırdı. Dilden dile aktarılırdı sonra, bir efsaneye dönüşürdü bizim için yaşamak kavgası. Şimdi ise nedenini bilmediğimiz bir kuyu. Düşüyorum.

Düşüyorum.
Düşüyorum.
Düşüyorum.” (****)

*

Yazı işlerinde sayfaların bağlanıp matbaaya yetiştirileceği saatlerde çılgın bir koşuşturma yaşanırdı geçmişte, yazılı basında çalıştığım yıllarda; hoş, hala öyledir de. İşte o cinnet halinde, her duyduğumuzda sanki yeniymiş gibi bir laf ederdi birileri, biz de ilk kez duymuşçasına gülerdik her seferinde:

“Sakin olun arkadaşlar, havada duran uçak henüz icat edilmedi. İlla ki yerle buluşacak, ya inecek, ya düşecek!”

Havada asılı kalmak mümkün görünmese de uçağın çakılacağını mı yoksa biraz gürültülü /sarsıntılı olsa da yere salimen inip inemeyeceğini bilmesek de bugünlere en uygun ‘umutlu’ benzetme bu sanırım.

İlla ki yerle buluşacağız!

O ana kadar koltuklar dik, kemerler bağlı olsun. İçinizden salavat mı getirirsiniz, yoksa bir şarkı, bir şiir mi mırıldanırsanız, orası size kalmış artık. Kendi kendimle konuşup, kendime yazıp duruyorum kimsesiz yazıları ben mesela. Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak gibi. Karanlığa ‘orada kimse var mı’ diye seslenmek gibi.  Nefes alabilmek için pencereleri sonuna kadar açmak gibi. İç dökme.

“Hepsi bitecek, hepsi geçecek. Buna inan… Düşle” diye diye kendime…

(*) Edebiyat öğretmeni, yazar (son kitabı Efelya) Mehmet Binboğa paylaşımından, izniyle…

(**) Walter Benjamin, Paris’te 1830 Temmuz Devrimi sırasında işçilerin, eski zamanın sona erdiğini ve yeni zamanın başladığını simgelemek üzere saat kulelerine birbirlerinden habersiz biçimde ateş ederek saatleri durdurduklarını anlatır. Son kitabı “Sol Melankoli. Marksizm, Tarih ve Bellek”e de göndermelerde bulunan solun melankolisinin zarar verici olmadığını, aksine, bu melankoliye ihtiyaç olduğunu belirten tarihçi-akademisyen Enzo Traverso’nun, European Observatory on Memories dergisi ile gerçekleştirdiği ‘solun melankolisini ihtiyacımız var’ başlıklı söyleşiden. “Solun melankolisi nedir ve hatıra, nasıl toplumsal dönüşümün aracı haline gelebilir?” sorusuna, “Solun melankolisi her zaman var olmuştur. Bu, kolektif hareketlerin başarısızlıklarının ve devrim umutlarının çöküşünün sonucunda oluştu. Ne pasiflik ne de vazgeçme amacındadır ve geçmişin, duygusal boyutunu koruyabilen bir eleştirel yeniden değerlendirmesini yapabilir. Bu, hem yitirilen yoldaşların yasını tutmak hem de kolektif eylem vasıtasıyla toplumsal dönüşümün neşeli ve kardeşçe anlarını hatırlamak anlamına gelir. Anı ile desteklenen ve solun yeniden etkinleşmesi önünde engel teşkil etmeyen bu melankoliye ihtiyacımız var” diye cevaplayan Enzo Traverso’nun söyleşisinin tamamını bianet’ten okuyabilirsiniz.

(***) (Gonca Özmen/Kuytumda)

(****) (Ali Oktay Özbayrak,  Necdet'e Üçüncü Mektup/biryudumkitap’tan

 

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2022 Gerçek İzmir