MENÜ
İzmir 26°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Güneşi de zapt edemedik zaten…
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
30 Ekim 2020 Cuma

Güneşi de zapt edemedik zaten…

En sevdiğimiz fotoğraf bu. O zamanki adıyla Buca Eğitim Enstitüsü’nün bahçesinde, boykottayız. Karanlık. Çünkü biz gece bölümü öğrencileriyiz. Muhtemelen kantindeyiz. Ben, Ayşen, Zihniye, Süreyya, Düriye. Slogan atıyoruz. Hiç hatırlamıyorum ne diyoruz, ne istiyoruz. Muhtemelen kahrolsun faşizm diyoruz. Kendimizi solcu olarak ifade ediyoruz ama bir fraksiyona bağlı değiliz. Hatta sol yelpazeden haberdar bile değiliz. Daha iyi eğitim, daha çok demokrasi, daha çok hak, daha çok hukuk istiyoruz. Gençler öldürülmesin, insanlar insanca ücret alsın, yaşasın diyoruz.

Fotoğrafın arkasında tarih var. Hiç adetim değil oysa. Ama buna 18.11.1975 demekle kalmamış, günlerden Salı olduğunu bile not düşmüşüm. Demek ki hayatımın dönüm noktalarından birisi. Demek ki bu fotoğraf, en çok olmak istediğim an. Demek ki bu fotoğraftaki ben, olmak istediğim ve o an olduğum Gönül . 18 yaşın asiliği, dünyaya meydan okuyan ruhu, her şeyi değiştirebilirim güveni, ne istersem yaparım/yaptırırım inadı… Ve korkusuzluğu.

O yüzden fotoğrafın arkasına ‘Güneşin zaptı yakın!” diye yazmış, imzalamışım bir de.  1975’te.

Güzel günler göreceğiz çocuklar demiş Düriye. En kötü günlerimiz böyle olsun demiş Süreyya. En güzel günlerde demiş Ayşen. Haklıyız kazanacağız demiş Zihniye. Aramıza ikinci sınıfta katılacak Şeniz henüz yok fotoğrafta. Arkasındaki yazılarda da.

*

MC hükümetlerini (*)ciddiye almıyorduk. Karaoğlan efsanesini/Ecevit’i küçümsüyorduk. Kaotik gündemde, hop oturup hop kalkan ülkede… Nasıl ve nereden geleceğini bilmeden, güzel günlere inanıyorduk sadece.  Çil yavrusu gibi dağılıp/dağıtılacağımızı beklemiyorduk. Ülkenin savrulurken bizleri de savuracağını henüz öğrenmemiştik. Hayatın duvarlara çarpa çarpa eğiteceğinden... Okulu bitirmenin öğretmen olmanın sadece diploma kazandırdığından, hiç bitmeyecek hayat okulunun gedikli öğrencileri olarak kalacağımızdan habersizdik. Prometeus’un insanları yarattığı çamuru gözyaşıyla yoğurduğunu da okumamıştık daha.

*

Parmak arası terlikten bota geçiş yaptığımız yağmurlu İzmir sabahında…  Ayşen direksiyonda, yanında Düriye, arkada Şeniz, Süreyya, ben. Maskeli beşler. Seferihisar Ulamış’a yerleşmiş Zihniye’ye gidiyoruz. Aradan geçmiş yılların yükünü değil sadece güzelliklerini hatırlayarak, ağız dolusu gülerek, gülerken kavşakları/yolları karıştırarak, aynı anda hep bir ağızdan bağıra çağıra konuşarak.

Zihniye’ye değil de sanki gençliğimize gidiyoruz.

Hani o dünyayı değiştireceğimize emin olduğumuz, muktedirin onlar değil biz olduğuna inandığımız günlere… Hani okulun bahçesinde ‘buralar bizden sorulur’ diye yürüyüşümüzün değiştiği gecelere… ‘Kötülük yapmanıza izin vermeyiz, vermeyeceğiz’ diye haykırdığımız ideallere, masumiyete, inanca, insanca bölüşüp insanca yaşamaya. Kalbimizin aklımızdan büyük olduğu yıllara.

Dilim dilim doğranmış ruhlarımız, uzun bir aradan sonra aynı bohçada… 18 yaşında.

*

Benim kuşağımın başarılı roman yazarlarından Ayfer Tunç,  Kapak Kızı ile Yeşil Peri Gecesi’nden sonra üçleme serisinin ayrı da okunabilen yeni kitabı Osman’ı konuştuğu bir röportajda  Kapak Kızı alçak sesle ‘ortada bir hastalık var galiba’ diyordu, öfkeli ve yüksek sesli Yeşil Peri Gecesi ise buna ‘ölümcül çürüme’ diye teşhis koydu. Peki Osman’ı nasıl tanımlıyorsunuz” sorusunu şöyle yanıtlıyordu:

“Osman’ı bir düşüş romanı olarak nitelemiştim ama yere çakılma demek daha doğru olur. Bunun kestirmeci hatta kesip atmacı bir bakış olarak algılanmasını istemem, bu nedenle biraz açmam gerek. Romana adını veren karakter Osman, benim de mensubu olduğum kuşağın istisnai diyebileceğimiz ama yine de kuşak özelliklerini görebildiğimiz bir temsilcisi. Cumhuriyet tarihinde değişimin en yoğun yaşandığı yılların çocuğu. Çok kabaca gözden geçirirsek, bu kuşak 60’lı yıllarda doğduğunda Türkiye’de televizyon yoktu, telefon yaygın değildi, özel otomobil sayısı gülünç denecek kadar azdı, nüfusun çoğunluğu hala kırsalda yaşıyordu, ülkenin dünyaya açılan pencereleri çok kısıtlıydı. Bu kuşak Kıbrıs Savaşı’nı gördü, bir savaşa ‘Barış Harekâtı’ adı verildiğine tanık oldu. Çocukluğunu ve ilk gençliğini 70’lerin çok kanlı siyasal şiddet ve ekonomik bunalım ortamında yaşadı.

80 ihtilali oldu, siyasal ve ekonomik aktörler değişti. 80 sonrası siyaset ve ekonomi,  ülkeyi küresel ekonominin pazarı haline getirdi, siyasetin ve günlük hayatın dili değişti.

90’larda özgürlükler meselesi özellikle başörtüsü sorunuyla yeni bir boyut kazandı, ekonomik güç el değiştirdi, muhafazakârlık ve sekülerlik arasında bir yelpazede, Türk ve Kürt milliyetçiliğinin de yer aldığı çatışmacı bir siyasal ve gündelik hayat yaşanmaya başladı. Yeni ekonomik anlayış ve yaşayışın sonucu olarak ahlaki değerler sistemi altüst oldu, o güne kadar bir insanı seçkin ve değerli kılan temel unsurlardan biri olan kültürün, değerler skalasında alt sıralara inişi başladı.

2000’lere gelindiğinde cep telefonları hayatımıza girdi, internet ve bilgisayar teknolojisinin hayatımızı fena halde değiştireceği anlaşıldı, çok geçmeden de yaşama biçimlerimizi kökten değiştirdi. Bbildiğimiz ve alıştığımız medya anlayışı yok oldu, popüler kültür hayatın her alanına hızla sirayet etti, gelecek tablolarında robotlar, yapay zekâlar ve işsizlik giderek daha büyük ölçüde yer almaya başladı. Bütün bu değişimler bir kuşağın bütün ömrüne değil; çocukluk, gençlik, orta yaşlılık dönemine sığdı. Romanda Osman’ın tam da bilincine varmadan söylediği gibi hayatın değişim hızı, bu kuşağın dünyayı anlama hızından daha yüksekti. Dolayısıyla yere çakılma kaçınılmaz oldu. Her kuşak ölür, hem fiziksel hem anlayış olarak. Ama 60’larda doğanların büyük bölümü, orta yaşı henüz geride bıraktıkları bir zamanda, daha yaşlanmadan oyun dışı kaldılar. Dolayısıyla Osman’ı, hayatın bu değişim hızına yetişemeyip yere çakılma olarak niteliyorum.”

‘Ruhlarımız niye dilim dilimdi’nin cevabı, bundan daha iyi anlatılamazdı. Osman gibi çakılmasak da… Bu hızlı değişimde bazen sendelemiş, bazen düşüp ‘acımadı ki’ deyip silkelenmiş, hiç mola vermeden düşe kalka, yıkılmamış, ayakta kalmıştık. Ama çok yorgunduk. Araftaydık. Bedenlerimiz ilerde, ruhlarımız bazen geride kalmıştı. Onları buluşturacak zamanları bir araya getirmek için de savaş veriyorduk hala.. 18 yaşımızın da gerisine gitmiş bir ülkede, bunu nasıl yapacağımızın kaygısı, endişesi, pandemiyle hayatta kalma mücadelesi ve bitmeyen ‘gelecek nasıl gelecek’ soruları arasında…

*

Zihniye’nin hazırladığı şölen masasında, sevgili Nusret’in sessizce koruyup kollayan şefkatli gölgesini hep yanımızda hissettiğimiz, zamanının nasıl geçtiğini anlayamadığımız, sohbet konusunun birinden diğerine atlamasının, hiç ara vermeksizin birbirimizi dinleyerek, anlayarak, her anını hücremizde yaşarak geçen saatlerden sonra… 60’lı yaşlarımıza doğru geri dönerken sessizdik. Filmi ileriye sarmıştık artık. Kayıplar, ölümler, boşanmalar, o okuldan bu okula, o işten bu işe, o şehirden bu ilçeye yerleşmeler, sürgünler, keşkeler, iyi kiler, gülmeler, kederler, çocuklarla gelmiş güzellikler, üzüntüler, endişeler, kaygılar… Avuçlarımızda inatla tuttuğumuz hayatın solan renkleri, yüreklerimizde pamuklara sarılı duran ideallerin gerçekleşememiş kekreliği, ‘çok şükür yaşıyoruz, evlatlarımız sağ, kimselere muhtaç değiliz’e sığınmış halleri…

Hem gülümseyerek, hem iç çekerek.

Unutulmuş halk yemekleri arasında Zavuş (**) diye bir yemek olduğunu öğrenmiştim yakın zamanda. Nar ve mercimekle yapılan,  (uzun bir ritüeli var) testide iki ay bekletildikten sonra yenilen bir yemek. Tarifte asıl unutulmaması gerekense, işlemi yaparken, o testinin içine üç damla da gözyaşı damlatmak.

Zihniye’nin hazırladığı o şölen sofrasında Zavuş yoktu belki ama… Her birinin içinde her birimizden birer damla gözyaşı olduğunu, hepimiz en içimizde biliyorduk…



‘Herkes kendi evindeki acıyla bakar dünyaya’ demişti bir bilge. Ayşen,  Düriye, Süreyya, Zihniye, Şeniz, Buca Eğitim’in Türkçe Edebiyat öğretmeni sevgili arkadaşlarım… Belki onlar da yazarlar o güzel kalemleriyle dünü, bugünü ve başka pencereler açarlar zihin dünyamıza…

(*)Milliyetçi Cephe hükümetleri, 1975 ve 1977 yıllarında TBMM'de grubu bulunan sağ eğilimli partiler tarafından kurulan koalisyon hükumetleridir. 1975'te AP-MSP-MHP-CGP koalisyonu birinci, 1977'de AP-MSP-MHP koalisyonu ikinci Milliyetçi Cephe Hükümetini oluşturmuştur. (vikipedi)

(**) Yemek ve Kültür dergisi, 8. Sayısından. Musa Dağdeviren’in ‘Unutulmuş Halk Yemekleri’ başlığıyla sunduğu Zavuş yemeği. İki ayda yapılan ve detaylarıyla tarifi verilen yemeğe gözyaşı katmanın bir Ermeni geleneği olduğu anlatılıyor.

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2022 Gerçek İzmir