MENÜ
İzmir 24°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Hepimiz Sinbad’ız!
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
31 Ağustos 2020 Pazartesi

Hepimiz Sinbad’ız!

"- Dostum, çok kötü bir şey fark ettim. Bize komünizmle ilgili anlatılan her şey yalanmış.

- Ben daha kötüsünü fark ettim. Bize kapitalizmle ilgili anlatılan her şey doğruymuş.(*)

Ne zaman annemin benimsemediği, ona çok aykırı gelen bir işe kalkışsam, tersleşsem, zıtlaşsam, fikrimde/eylemimde kazık gibi dirensem, onun ‘ama’larına, ‘fakat’larına kapatsam kendimi; cinleri başına üşüşmüş halde, ‘başına gelecek, gözüne görünecek var senin, Allah ıslah etsin seni’yle noktalardı aramızdaki kavgayı rahmetli.

Onun yüzünde öfke, benimkinde çoğunlukta ‘sen ne anlarsın ki’ alaycı bakışı..

Kendi çocuklarımızı bu sözlerle uyarmadı belki benim neslim ama yazıyla, resimle, afişle, mitingle, toplantıyla, çalıştayla, sempozyumla, konferansla, eylemle, edebiyatla, müzikle, güzel sanatların her alanında kendince seslendi, -kabaca- dürttü toplumu:

“ Ama siz de çok azdınız, başınıza gelecek, gözünüze görünecek var, yeter, durun artık! “

Ne Allah ıslah etti, ne kul dinledi; yuvarlanarak, kartopu gibi büyüyerek geldiği yer burası dünyanın, ülkenin..

Wuhan’da başlayıp tüm dünyayı saran/sarsan Corona virüsünün Türkiye’de açıklanan ilk vakası 11 Mart’taydı. İlk ölümse 17 Mart’ta.

Dünyada vaka sayısı 25 milyonu gösteriyor bugün, ölenlerinse 1 milyona yaklaştığını…

“Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız.” 

Durmuştuk. Durup dünyaya, yaşadığımız kente, sokaklara, evlere bakmıştık. O azgınlık, o obur iştah, çılgın hareketlilik bitmiş, donmuştuk. Taşınma halindeki eve bakar gibi bakıyorduk, eve/ülkeye/dünyaya. Her şey ayakta, hiçbir şey yerli yerinde değil, çaydanlık kayıp, kaşıklar yok, bardaklar hangi kolide der gibi.. Bulsak, çay demleyecek hal bile kalmamış gibi.

Sonra çekidüzen vermeye başladık; kendimize, evimize. Çekmecelerden başladık, istifleyip tıkıştırdığımız, neyin nerede olduğunu unuttuğumuz ıvır zıvırdan, dijital dünyaya daldığımızdan beri neredeyse varlığını unuttuğumuz fotoğraf albümlerinden, yıllardır giyilmemiş belki bir gün giyilir diye kıyıya köşeye atılmış giysilerden, hurçlardaki ağlamaklı pamuk yorganlardan, battaniyelerden…

Bunca eşyayı nasıl, neden biriktirdiğimize şaşarak, sayıklayarak, ayıklayarak…

 Her çekmecede kendi kuytularımızda dolaşarak, içimizi deşerek, aklımızı kurcalayarak, kendimizle hiç olmadık cüretkarlıkta yüzleşerek..

Ölümlü olduğumuzu unutmuş, ötelemiştik. Vazgeçilmezdik, biriciktik, çok özeldik. Mini minnacık bir virüse tosladık. Sarsıldık, yuvarlandık, dipsiz kuyulara düştük, ip atılmasını bekledik günlerce, karanlıkta.

Kitaplara, filmlere, nakışa, resme, yemek yapmaya, ah evet çılgınlar gibi yemek yapmaya vurduk kendimizi. Dünyadan alacaklı gibi büyüttüğümüz iştahımızın yerine, evde yaptığımız ekmekleri koyduk, fıstıklı, ay çekirdekli dilimler takas ettik fotoğraflarla. Ev kadınlığını keşfettik, mutfak gurusu olduk, kendi kendimize şaşarak, sersemleşerek, acıyarak, sevinerek, anlamaya çalışıp bir türlü anlayamayarak…

Altı ay önce hepsi. ‘Başımıza gelecek, gözümüze görünecekleri’ söyleseydi biri bize, inanmayacağımız ne varsa yaşadık, zaman algısını yitirdik, yarına dair hiçbir şey düşünemeden, boşlukta asılı kaldık..

Yersizleri yurtsuzları, işsizleri, iş bulma umudu bile taşımayanları, açlığa mahkumları, hapistekileri, evde tek başınaları, her gün para piyasası gibi açıklanan ölümleri, törensiz, yapayalnız gömülenleri, can kurtarma derdindeki doktorları, hemşireleri ile… Üzerimize çöken acının altında ezilmemek, nefes alabilmek için neler yapmadık ki..  Kendimizi bile kandırdık!

Virüsün hakkaniyetli olduğuna inandırdık.

Sistemin frene basmak zorunda kalacağına. Virüsün anarşist bir yanı olduğuna, zalimliğine zalim ama kimsenin gözünün yaşına bakmadığına. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına. İnsanoğlunun silkinip kendini toparlayacağına. Maden için yeşili katletmeyeceğine. Denizleri, dereleri, gölleri , canım ormanları tarumar etmeyeceğine. Toprak için savaş çıkarmayacağına. Yaban hayatına da saygı duyacağına. Her canlının yaşama hakkı olduğunu, dengenin insanoğlunun dengesizliği üzerine kurulamayacağını idrak edeceğine. “Her şey sermaye için şekerim” diyenlerin de gerçeği görebileceğine. Galaksideki miniminnacık bir toz zerresi kadar yer tuttuğunun ayırdına varabileceğine. İnsanı, hayvanı, börtü böceği, bitkisi, ağacı birlikte ancak var olabileceğimize. Çok ama çok uzun bir iyilik listesine…

Dünyayı saran pandemiyle dünyanın daha iyi bir yer haline gelebileceğini umut edenler… Dünyanın daha kötü bir hal, özellikle yoksullar, mülteciler için daha beter olacağını savunanlar arasında… Elbet ilkinin olması için canı gönülden temennide bulunurken… İki zıt görüşten hangisini hayata geçirdi hayat dersiniz?

Mayıs ortalarında İspanya merkezli uluslararası haber Ajansı EFE muhabirleri Carmen Sigüenza ve Esther Rebollo’nun sorularını yanıtlayan Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han, Corona virüsle birlikte ortaya çıkan toplumu “İyi yaşama duygusunu tamamen kaybeden, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumu” olarak nitelendirdi. Sevgili Ayşen Tekşen’in çevirisiyle haberdar olduğumuz söyleşide Han, “Bu gidişle sanki daimi bir savaş halinde yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline gelecek” diyordu.

“Corona virüs sonrası toplumumuz doğaya daha fazla saygı duyar mı, daha adil ve iyi olur mu? Yoksa bizi daha bencil ve bireyci mi yapar?” sorusuna verdiği cevaptaki ‘insan cehaletinin kalıcı metaforu’ nasıl unutulur?

“Denizci Sinbad diye bir masal var. Sinbad bir seyahatinde Cennet bahçesine benzeyen küçük bir adaya varır. O ve yanındakiler adada ziyafet çeker, yürüyüş yapar ve bir ateş yakarak kutlarlar. Sonra aniden ada eğrilir. Ağaçlar eğrilir. Aslında ada dedikleri şey uzun zamandır hareketsiz olduğu için üzerinde kum biriken ve ağaçlar büyüyen dev bir balığın sırtıdır. Sırtında yakılan ateş balığı rahatsız etmiştir. Balık derine dalar ve Sinbad denize düşer. Bu masal bir meseldir: insanda temel bir körlük olduğunu öğretir. Neyin üstünde durduğunu bile göremez ve kendi yıkımını hazırlar. Alman yazar Arthur Schnitzler, yıkım merakı açısından insanlığı bir hastalıkla kıyaslar. Dünya üzerinde insafsızca çoğalan ve sonunda bizzat konakçıyı mahveden bir virüs ya da bakteri gibi davranırız. Büyüme ve yıkım birlikte gelir. Schnitzler insanların yalnızca ilkel seviyeleri anlayabileceğine inanır. Üst seviyelere ise bir bakteri kadar kördür. Dolayısıyla, insanlık tarihi -insanın ille de zarar verdiği- ilahi olana karşı sonsuz bir bir mücadelenin tarihidir. Salgın, insanın acımasızlığının bir ürünüdür. Son derece hassas olan ekosisteme acımasızca müdahale ederiz. Paleontolog Andrew Knoll , insanın evrim pastasının yalnızca kreması olduğunu söyler. Gerçek pasta ise o narin yüzeyi istediği zaman yarıp geçme ya da istila etme tehdidi içeren bakteri ve virüslerden oluşur. Bir balığın sırtının güvenli bir ada olduğunu sanan denizci Sinbad, insan cehaletinin kalıcı bir metaforudur. Doğa güçleri tarafından uçurumun derinlerine atılarak parçalanması sadece bir an meselesiyken, insan kendisinin güvende olduğunu düşünür. İnsanın doğaya sergilediği şiddet, daha güçlü olarak ona geri döner. Bu, Antroposen diyalektiğidir. Bu İnsan Çağında, insanoğlu hiç olmadığı kadar büyük tehdit altındadır.”

Tıknefes bir anlatıcı gibi, yazının iki yakasını biraraya getirmek için çabalamak yerine, her satırında bana ‘işte budur’ dedirten Byung-Chul Han’ın “Covid-19 küreselleşme için ölümcül bir yara mıdır?” sorusuna verdiği yanıtı hatırlatarak kapatayım yazıyı en iyisi. ‘Ama nasıl’ sorusuyla baş başa bırakarak…  ‘Başımıza gelecek, gözümüze görünecek daha çok şey var maalesef’ diyerek.

“Küreselleşmenin ilkelerinden biri de kârları maksimize etmektir. Örneğin, koruyucu maske ya da ilaç gibi tıbbi ürünlerin üretimi Asya’ya taşınmıştır. Bu durum, Avrupa ve ABD’nde pek çok yaşama mal oldu. Sermaye insan sevmez. Artık insanlar için değil sermaye için iş yapıyoruz. Marx sermayenin insanı üreme organına indirgediğini söylemişti. Bugün aşırı uçlara taşınan bireysel özgürlük, bizzat sermaye fazlasından başka bir şey değildir. Kendimizi tatmin ettiğimiz inancıyla kendimizi sömürüyoruz. Ama gerçekte birer hizmetçiyiz. Kafka, öz-sömürünün paradoksal mantığına dikkat çekmiştir: hayvan, kırbacı efendinin elinden çekip alır ve efendi olmak için kendini kırbaçlar. Neoliberal rejimde insanlar böylesine saçma bir durumdadır. İnsanlık, özgürlüğünü geri kazanmalıdır.”(***)

xxx

(*)Türkçeye ‘Güneşli Pazartesiler’ olarak çevrilen, orijinal adı ‘Los lunes al sol’ adlı filmin unutulmaz repliği. İspanya’nın liman kenti Vigo'da işten çıkarılan bir grup tershane işçisinin öyküsü anlatan, 2002 yılında “İspanya’nın Oscar’ı” olarak tanımlanan Goya Ödülleri’nde 5 dalda ödül alan film, aynı zamanda “En İyi Yabancı Film Oscar Adayı” seçilmiştir.

(**) Albert Camus

(***) Söyleşinin tamamını okumayanlar ya da bir kez daha okumak isteyenler için; https://www.a3haber.com/2020/05/21/guney-koreli-felsefeci-kultur-kuramcisi-byung-chul-han-koronavirus-bizi-bir-sag-kalma-toplumuna-indirgedi/

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2022 Gerçek İzmir