MENÜ
İzmir 21°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
İki beşlik bozduk şurada kadın kadına...
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
31 Mayıs 2020 Pazar

İki beşlik bozduk şurada kadın kadına...

Yetişilecek bir röportaj, gidilecek bir doktor randevusu nedeniyle sabah karanlığında kalkıp (akşam yemeği hazırlığı) patates oturtma için kıyma ve soğan kavururken bir yandan da yazılacak yazıyı düşünmek, kaç erkek yazara nasip olmuştur? Olmuş mudur acep?

Kıymalarla soğan kavrulur, salça, biberler ve domatesler tencereye atılma sırasını beklerken, yemeğin halleriyle memleketin hali arasında bağlantı kurmaya çalışan bir kadın zihni ile akşam yemekte ne yiyeceğini düşünen bir erkek zihni, nasıl birbirine benzer?

Birbirine ne rengi, ne şekli, ne görüntüsü, ne tadıyla benzerliği olan soğan, kıyma, domates, salça ve bilumum baharatın karışımından ortaya damak çatlatan bir lezzet çıkarken… Kendini bir anda, birbirine benzemeyen gözlere, sese, saçlara, dudaklara, boya posa, renklere sahip insanların buluştuğu ortak vatanda, bırakın damak çatlatmayı ortalama bir tat bile bulamayışımızın nedenlerini düşünürken buluveren… Neden bir kadın olur?

Yemek karıştırırken, aklı gece yatmadan önce başladığı kitabın (Vahşi Sürü, Daniel Höra’nın) sayfalarına karışan, gece bulamadığı soruların cevabını kıymalı patates oturmanın malzemelerinde arayan… Kitabında “Faşizmin günümüzde durmadan yeni kan ve yeni ruh aradığını” anlatan yazarın “Kağıt üstünde tamamen karşı olacağımız kirleri, nazik görünümlü ve düzgün giyimli bir yabancıdan duyunca niçin söyledikleri bize ikna edici geliyor? Şiddet yüklü sağcı kirleri nasıl olur da gülümseyen ve düzgün konuşan birinden işitince daha kolay inanıyoruz? İyi kalpli, zeki insanlar ne oluyor da kötülüğe tav oluyorlar? Popüler müzik ve edebiyat niçin zaman zaman faşizmin hizmetine bu kadar kolayca girebiliyor? Naziler nasıl olmuş da iyi insanlardan oluşan çok kalabalık grupların gözünü kamaştırmış; onları, kötülüğün gerekliliğine inandırmıştı” sorularına verebilecek yanıtları bulabilmek için tencerenin içindeki malzemelerle birlikte kim karışıp kavrulabilir?  

Ve dahası kitabın satırlarından yola çıkıp… Her gün önümüzde arz-ı endam eden, kimiyle sohbet, kimiyle röportaj yaptığımız aday adaylarıyla eşleştirme yapmaya uğraşabilir? Kim hepsinin eğitimli, yakalı kostümlü/modern giyimli, nazik, ağzı laf yapabilen, güler yüzlü oluşlarına bakıp ‘şimdi bunlar faşizmin yeni kanları/yeni canları mı’ diye zihninde isim isim araştırmaya girebilir?

Adayların ‘yerli mi/ithal mı’ olup olmadıklarından ziyade, ‘kim insan evladı, kim yüreğindeki merhameti/vicdanı/adaleti, o ceylan derisi koltuklara geçirebilir’ derdinde olduğu için ‘İzmir’e/İzmirliliğe ihanet mi ediyorum acaba’ diye kendi kendiyle hesaplaşmaya girebilir? Fırında kızarmış patateslerin üzerine ince kıyılmış maydanozları da ilave ettiğin kıymalı sosu döküp tekrar fırına -bir iki tıkırdaması için- verirken, içindekileri de yazıya dökmek üzere bilgisayar başına kim oturur bir kadından başka?

“Akşam yemeği hazırlarken, aynı zamanda felsefe de yapılabilir” savını daha da ileri götürüp “Aristoteles yemek pişirseydi çok daha fazla şey yazabilirdi!” diyen (17. yüzyılın ortalarında Meksika’da yaşamış) rahibe/yazar Juanna İnes de la Cruz’un sözlerini iddialı bulsanız, itiraz etseniz bile… “Hangi erkek yazara, kıymalı patates ilham verebilir?” sorusuna verecek bir cevap bulursunuz diye umuyorum…

“Susarken bu kadar yorulabilir miydi bir insan” diyordu ya Halil Sezai; kanaatim o ki, susarken daha çok yoruluyor insan… Öylece, yüzüne, dümdük dökülüverse sözcükler… İçinde birikenler yerli yerini bulsa… Biliyorsun ki, ne yorgunluk kalacak, ne ruhundaki topaklanmış kir pas! O yüzden yemekle rehabilite edip bünyeyi, karıştırıp duruyorsun tencereyi. Ruh doymuyor, boşa koysan olmuyor, doluya koysan almıyor, bari karınlar doysun diye…”

Tam 5 yıl önce (bir seçim öncesi) yazdığım (Kıymalı patates ilhamıyla adaylar’ başlıklı) bir yazıyı kopyalayıp yapıştırırken buraya, ‘ben bu yazıyı bir yerlerden hatırlıyorum’ diye diye bu satırlara kadar erişmiş sadık okur varsa eğer, kalben özür öncelikle. Bundan sonraki satırlar tekrar değil ama yeminle.

5 yıl önce patates oturtmadan aldığım ilhamı hatırlatıp içimdeki narı dürten sevgili Sevilay Çelenk oldu bu kez, gazeteduvar’daki (yine) o muhteşem yazısında.. (*)

“Yemek yapıyoruz, fotoğrafını çekiyoruz, sosyal medyalarımızda paylaşıyoruz. Müthiş bir şey… Bazılarımız zaten her durumda yemek yapmayı sever fakat şimdi bundan fazlası söz konusu. Yemek yapıp duruyoruz. Çünkü evimiz başımıza yıkılıyor. Çünkü hiçbir şeyi yoluna sokamıyoruz. Çünkü yemek yapıp ocağa koyduğumuz hızda başka hiçbir şeyi bitirip ortaya çıkaramıyoruz. Hiçbir şeyi düzene kavuşturamıyoruz. Kısacası mesele Bauman’ın söylediği gibi sadece “yabani otların” ayıklanması meselesi değil, bizzat kendimiz modern dünyanın ortasında bitivermiş yabanıl otlar gibiyiz. Her an sökülüp atılabiliriz. Bu konuda yapabileceğimiz pek az şey var.

O yüzden de işte yemek yapıyoruz. Fotoğrafını çekiyoruz. Paylaşıyoruz. Çünkü başladığımızda bitirebildiğimiz şeyler olmalı. Çünkü elmalı turtayı yapıyorsun ve oluyor… Çünkü zihinsel bir evsizlik yaşıyoruz. Üstelik de pandemiden uzun zaman önce oldu bu…

(..) Korona virüsü aşısının da bir seferde keşfedileceğini filan zannetmeyin. Aşının gelişmesine daha çok var. Bu aşı daha çok turta, kek, yalancı mantı ve tavada börek kaldırır.

Öyleyse mütevazı bir sütün yazarından da düzenli olması, dilsel müphemlikleri halletmesi ve derli toplu ilerlemesi nasıl beklenebilir? Bekleyemezsiniz. Çalışma masasıyla mutfak tezgahı birbirine geçmiş durumda. Çünkü ev yutuldu…” diyordu hiç tanımadan sevdiğim, yazılarının yolunu gözlediğim sevgili sevilay çelenk.

5 yıl öncesinde de çalışma masasıyla mutfak tezgahı birbirine geçmiş, bilgisayarı hep mutfak masası üzerinde duran, arada tıkırdadıp arada ocakta tıkırdayan yemeği karıştıran kadındım zaten, bizim kuşağın pek çoğu gibi. Arkadaşım Reşat Kutucular’la Whatsapp  üzerinden röportaj yaparken (**), bir yandan da çatı tadilatında çalışan işçilere mantı pişiren sevgili Melek Göregenli gibi. Hem yemek pişirip hem niye paylaşıldığını sorgulayıp yazıya döken Sevilay Çelenk gibi. Az sonra okuyacağınız Deniz Kandiyoti gibi. Çok az ücretli ama pek çok temel hizmeti sağlayan isimsiz binlerce kadın ordusu gibi.

Erkek okurlara şizofrenik bir durum/bölünme gibi gelen bizim bu olağan hallerimizle çocuk da büyütüldü, yaşlı anne baba da bakıldı, hiç uyumadan işe güce de gidildi. Bir yanda yazı, bir yanda tencere tıkırdatıldı. Belki bu yüzden güçlüyüz biz kadınlar ya da bütün bu yaptıklarımızla güçlenip duruyoruz kuşaklar boyu… Salgın başladığından beri, kapandığımız değil kapaklandığımız yer olan evlerde de.

Patates oturtmadan çıkıp oradan buradan çekiştirdiğim yazıyı bir yere bağlamaya… Niyetim de yok takatim de. Dünyanın hali gibi bırak dağınık kalsın zaten; bir ordan, bir burdan. En ciddi meseleden bir anda konserve fasulyenin ya da enginar dolmasının nasıl yapıldığına geçiveren, dizlerini divanda kırıp oturmuş, kadın kadına konuşurken olduğu gibi.

Yine güzel bir meslektaşımın Ezgi Başaran’ın bir ay önce yaptığı röportajdan (***) bir alıntı bırakayım revani misali. “Virüs kimseyi eşit etkilemedi, dünyanın hiçbir yerini, sınıfını, cinsiyetini, ırkını eşitlemedi. Yalan! Covid-19 salgını ve beraberinde derinleşecek olan ekonomik kriz kadınları ve elbette belirli sınıftaki kadınların pamuk ipliğiyle ördüğü dengeyi kaidesinden sarstı. İşte bozulan bu dengeyi ve büsbütün ortaya çıkan eşitsizlikleri İngiltere’nin SOAS Üniversitesi’nden Prof. Deniz Kandiyoti ile konuşmayı tercih ettim” diyen Başaran’ın röportajından bir tadımlıkla…

Karantina nedeniyle büsbütün görünür hale geldiğini anlattığınız bu kadın-erkek eşitsizliği kadının ruh halini veya kimlik anlayışını nasıl etkiler sizce?

Bir grup kadını etkiler. Ama benim yaşımdaki kadınları etkilemez. Çünkü biz sistemin böyle olduğunu fark etmiş ve biliyorduk zaten. Şaşırtıcı ve sarsıcı bir taraf yok bizler için. Fakat bir post-feminist kuşak geldi. Yaşları 20 ile 35 arasında değişen bir kadın kuşağından söz ediyorum. Biz her şeyi yaparız, her şeye kadiriz diyen. Özellikle bekarlıklarında, gençliklerinde kendilerini çok güçlü, çok özgür gören. Bu güç ve özgürlük noktalarının çoğu hayaliydi. Bu hayali perçinleyen biraz da tüketim elbette. İstediğin kadar seyahat etmek, istediğin kadar makyaj malzemesi almak, bol bol kıyafet değiştirmek, kız arkadaşlarınla akşam kokteyllere gitmek kadının haklarıyla özgürlükleriyle ilgili nihai bir şey söylemez. Piyasanın kadınlara sunduğu sabun köpükleridir. Bu nesilde sosyalleşenler, yani X, Y ve Z kuşağı kadınlar bu salgın sırasında şok geçirmiş olabilirler gerçekten. Sosyal medya paylaşımları bunu gösteriyor.

Yaşları 20 ila 35 yaşında değişen kadınların bilinci neden bir önceki kuşaklara göre daha farklı? Sanki tersiymiş gibi düşünüyor insan…

O düşünce biraz önce saydığım sabun köpüğünün gözleri kamaştırmasından. Önceki kuşak kadınlar hem kendi ailelerinin içindeki hem de çevrede olup bitenleri gözlemleyerek belirli bir farkındalık içinde yetiştiler. Kadın hareketinin dişiyle tırnağıyla belirli kazanımları elde ettiğini birebir yaşayarak gördüler. O yüzden bilinçleri daha yüksek diyorum. Gerçi bugün de Türkiye’de yine o yaş aralığında gece gündüz çalışıp kazandığını ailelerine vermek zorunda olan milyonlarca kadın var. Dolayısıyla salgın krizinin getirdiği şoku yaşayacaklar aslında küçük bir elit. Bugüne kadar anne babaları tarafından hiçbir sorumluluk verilmemiş, bir tabağı lütfen masadan mutfağa götüren, belki geç evlenmiş ve evlenmeden uzun profesyonel hayatı olmuş kadınlardan söz ediyoruz. Onlar biraz şaşırmış olabilir. Normaldir. Belki beni kalpsiz bulacaksınız ama çok da üzülmüyorum o şaşkınlıklara. Çünkü kadınların sistem içindeki konumlarını görmek için malzeme hep vardı, hep çok boldu.”

Revaninin ılık şerbeti de Birhan Keskin’den gelsin, olur mu?

“Yol uzun, güzergah zorlu; ne demeliyim?

Zarif kardeşim benim,

Seni aldım yanıma, ikizimi almış yürüyor gibiyim.

Sana yıldız sana güneş mi demeliyim,

Günümde hayret gecemde hayret istedim

Yer yer senin gibiyim ben yer yer kendim.

İnsan olan yerlerim çok ağrıyor,

Olsun, yine de sen kapanma, şu sıra benim,

Yerine bırak ben incineyim.”

 (*) https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/28/mutemadiyen-yemek-pisiriyor-ve-fotograf-cekiyoruz-cunku/

(**)https://www.a3haber.com/2020/04/26/prof-melek-goregenli-her-seyin-eskisi-gibi-olmasini-hic-istemedigimiz-kadar-isteyebiliriz-diye-kaygiliyim/

(***) https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/30/deniz-kandiyoti-salgin-modern-kadinin-yasadigi-illuzyonu-yikti-gecti/

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2022 Gerçek İzmir