MENÜ
İzmir 21°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Işığı çok, toprağı bol olsun mu?
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
14 Ağustos 2019 Çarşamba

Işığı çok, toprağı bol olsun mu?

Her şey, ‘fikri hür, vicdanı hür/inanmış’ bir arkadaşımın, bir ölüm haberinin altına yazdığı yorumla başladı. Uzun süre önceydi. Mealen diyordu ki arkadaşım, “Allahaşkına, nedir bu ışıklar içinde uyusun saçmalığı. Bir rahmet dilemek, nurlarda yatsın demek niye zorunuza gidiyor, eliniz/diliniz elvermiyor?”

Bugüne dek ‘Işıklar içinde yatsın’ diye yazmamış olsam da, ‘rahmet dilemek, nurlarda dinlenmesini’ yazmak…  Aslında elimin/dilimin anlattığı; sanki pek de haz etmeden ama zorunlu olarak yediğim bir yemeğin ardından duyduğum hoşnutsuzluk gibiydi. Ölenlerin yakınlarının beklentileriyle, kendi düşünce ve isteklerimin çarpışmasından doğan bir tür hazımsızlık, bir tür ne yapacağını/ne diyeceğini bilememe halleri… Öldükten sonra ardından ‘iyi insandı, herkesin acısını içinde hissederek, kul hakkı yemeden yaşadı, öyle de öldü; sevenlerinin yüreğine sabır dolsun’ denmesini isteyen bir iç dünyanın, öteki dünyaya kuşkuyla bakan, aklı net, duyguları karışık bir kafanın, senin tam da tersini düşünenlere karşı insani sorumluluğunu yerine getiremiyor oluşunun yarattığı bir iç çatışma diyelim ya da…

Ara ara ölümlerle aklıma gelip sonrasında yaşamın günlük gaileleriyle dağılan bu gitgelli halim, kısa bir süre önce sevgili Haluk Tekeli’nin sosyal medyada paylaştığı bir alıntı ile yeniden su yüzüne çıktı, düşünce gündemime bu kez esaslı oturdu. Hani güldürüp düşündüren metinler vardır ya, öyle bir paylaşımdı. Diyordu ki, metnin sahibi: 

Beni ışıklar içinde uyutmayın. Çok rahatsız olurum.

‘Yıldızlarla yoldaş olmaya’ zorlamayın, yoldaşlık için deneyim ve yıldızların da Marks'ı ortalama bir Türkiye solcusu kadar öğrenmeleri gerekir ...

‘Toprağı bol olsun’ demeyin, bütün savaşlar toprak yüzünden çıkıyor; ben barışsever biriyim.

‘Devri daim olsun’ deyip devrimi daim etmeyin, sıkıntıları tekrar yaşamak istemiyorum.

‘Seni kalbimize gömdük’ demeyin; hem iyice saçma olur ve hem de kazara bu gerçekleşirse dakikada 80 kere atan bir makinenin yanında yatılmaz.

‘Ruhu şad olsun’ demeyin. İş felsefenin temel sorusuna kadar uzar (Ruh ve madde) ve öyle sürekli neşe içinde bir ruh da ciddiyetsizlik gibi geliyor bana...

‘...lar ölmez’ diye slogan atmayın, sonuçta benim cenazemdesiniz.

‘Nur içinde yatsın’ demeyin, inançlı biriysem zaten yaptıklarım amel defterinde yazılacağından boş bir söz olur.

‘Allah günahlarını affetsin’ demeyin, rahman ve rahim olan yaradan, kimin ve neden günahlarını affedeceğini sizden daha iyi bilir.

‘Mekanı cennet olsun’ demeyin. Torpilden hiç hoşlanmam.

‘O şimdi melek oldu’ demeyin, boşa gider. Münhal kadro yokmuş. (Üstelik benden ne melek olur ya :)

Aileme ve sevenlerime sabır dileyin, yeter...”

Kafa/duygu karışıklığı yaşayanlar da… İçi/gönlü iki anlamda rahat olanlar da epey makara yaptı bu paylaşımın altına. ‘Gömün gitsin’ diyen de vardı, “benim için ne etti rahat, ne de ettirdi rahat, geberdi gitti, düşünsün ehli kubur da diyebilirsiniz” diye yazan da… “Hepsine eyvallah sadece toprağı bol olsun kısmına katılmıyorum. Ben toprağı bol olsun derken diyalektiğin inkarın inkarı yasasına atfen diyorum” diyen de oldu, “Ölen için değil, her söylenen dilek, kalanlar için söylenir. Benim arkamdan da söyleyebilirsiniz. Bunun yaşla da Marks'la da ilgisi yok...” diye yazan da…

Halihazırda, en içime sinenin, son yorum olduğu biline… Ölümden ziyade, geride kalanların acısının, özellikle ‘evlatlarımın yası’nın kısa sürmesini kalben isteyen bir anne olarak…

Ha orası? Orada ne yaparım kısmı bana ait. Varsa şayet ‘öteki dünya’ diye bir alem… Çocukken bize anlatılan ‘mezarda dirileceğimiz, kurtların/böceklerin/yılanların önce gözlerimizden başlayıp tüm bedenimizi yiyecekleri’ kabusunu atlatmış, hatta ölmüş bedenin bir işe yarayacağını düşünüp rahatlamış biri olarak…  Tanrı’yla karşılaşırsam da ‘bu mu yarattığın dünya? Kuşlara, börtü böceğe, yeşile, maviye, çiçeğe, denizlere, okyanuslara, dağlara taşlara, gökyüzüne, çayıra çimene ve daha bir sürü güzelliğe hayran oldum, şaşırdım, çok beğendim, ellerine sağlık Tanrım da bu insanoğlunu niye böyle yarattın? Bu kadar kötü, bu kadar vahşi, bu kadar acınası/tiksinilesi canlıyı, üstelik de senin adını kullanan, senin ardına saklanan bunca hastalıklıyı niye ortalığa saçtın’ diye kafa tutacağım da bilinsin isterim…

Ne makara tukara, ne bilimsel laflar yetmedi tabii, kesmedi. Yaş kemale erdiğinden mi, yanıbaşımızdaki ölümler birbiri ardına eklendiğinden mi, gençken ne cami avlularından, ne mezarlıklardan, ne selalardan hiç hoşlanmazken, artık hepsiyle içli dışlı olduğumdan mıdır nedir, ‘ölüm’ üzerine düşünceler, en az ‘hayat’ kadar alan kapsamaya başlayınca kafamda… Bayramdan önce bir röportaj bahanesiyle (nihayet) buluşabildiğimiz bir dosta, iki ara bir derede bu konuyu, bu kafa karışıklığını da açtım. Ki sohbetimiz kedi canlarla başlamış, araya çocuklar, İzmir, halen kenti yönetenler/kenara çekilenlerle devam etmiş, son noktayı da yazdan hazırlanacak kışlık nevalelerle, patlıcan kızartmasının en iyi nasıl yapılıp derin donduruculara konulmasıyla noktalanmıştı. (Ve tahmininiz üzere, bu konuşma ‘iki kadın’ arasında geçmişti J J J  )

Bıkıp usanmadan, İzmir söyleşilerimin farklı isimler/farklı bakışlarla sürdüreceğim muştusuyla(!), ilk konuğumun da (haftaya) konuşmalara doyamadığım, sosyal psikolojinin benim için 1 numarası Prof. Dr. Melek Göregenli olacağının haberini de araya sıkıştırdıktan sonra, gelelim ‘derin’ mevzuumuza, ölenin ardından söylediklerimize… Sohbet olduğu, kayıt tutmadığım için,aklımda kalanlara… Mealen, şunları söyledi Melek Hoca:

“Ben, çiçeği böceği bol olsun yazarım. Toprağı değil, böceği çiçeği… Çünkü kendi kendime, kendim öldükten sonra ne olsun isterim diye düşündüğümde… Üstümde çiçek kökleri falan isterim. Bence, üzerinde düşündüğüm şey, ilginç olan şu; tanrı inancı ‘beden ölse de ruhun yaşadığı’ inancı üzerine kurulu bir düşünce olduğu için; ruhu rahat etsin diye ‘Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın’ deniyor. Çünkü ölümden sonra yaşamın bitmediğini inanılıyor dinlerde. Oysa ateizm düşüncesinde, ölümle, yaşamın, yaşayan her şeyin bedenle birlikte bittiğine inanılıyor. Şimdi, yaşamın bittiğine inanıldığı halde yaşamayan biri için ışıklar içinde uyumasını dilemek bir anlam taşımaz, tutarlı olmaz sanırım.

Neden, ölümden sonra hayat olduğuna inanılmadığı durumda bile, ölen için, ölümünden sonrası hakkında dileklerde bulunuyoruz? Galiba, istediğin kadar bilinç olarak ateist ol; ölüm sonrası, hepimiz için bir muamma. Ya ölümden sonra bir hayat varsa? Bu bütün dilekler bence biraz bu düşünceye ya da düşünce-inanç-tereddüt arası bir yere gönderiyor. Hele yakınlarımız, sevdiklerimiz için ‘karanlıkta kalmasın’ demek, bunu istemek.. Annemi biliyorsun Eylül’de kaybettim neredeyse 1 sene olacak, çok da doğal ölüm aslında 92 yaşında… Birgün çok sıcak bir günde metroya binerken nedense birden annem aklıma geldi, acaba çok sıcak mıdır toprağın altı… Sonra kendi kendime dedim ki, hissetmiyor; söylediğime inanayım diye tekrarlayıp durdum içimde. Şöyle düşündüm sonra, insanın öldükten sonra ruhunun ya da bedeninin yaşadığına inanmak ne kadar zor…  O sıcağı algılamaz ki, algılamasın istediğim için düpedüz…

Ölüm sonrası hepimiz için; bilgiyle açıklanabilecek, bilgiyle ruhun dinlendirilebileceği, yani yaşarken kendimizi ikna ederek bütünüyle kurulabilecek bir alan değil, bir muamma. O yüzden bir şekilde bir şey söyleme ihtiyacı hissediliyor, halbuki öldü gitti. Öyle bakabilsek, bir sürü dilek dilemeyiz yani. Öldü gitti. Aslında kalanlar için dilemek doğru, kalanların ihtiyacı var, bunları aklımla söylüyorum işte. 

Ama niye böyle yaptığımıza gelince… Hepimizin kafasında ölüm sonrası için bedenin ne olduğunun çok net olmadığı açık… Ateist olmak, akılla verilen bir karar ama inanmayanların kafası karışık. Çok doğal. Çünkü bedenle ruhun aynı anda öldüğü bilimsel bir şey, ama öldükten sonrayla ilgili hiçbir bilimsel bir şey bilmiyoruz.. Şunun bir kanıtı yok ki; ölümden sonra hayat yok. Var’ın da kanıtı yok ama ‘yok’un da kanıtı yok.  Bu insan ruhunun, gönlünün çok rahat edebileceği bir konu değil. Hangimiz, hangi ateist, çocuğu 40 derece ateşle yanıp tıbbi olarak her şey yapılmasına rağmen, ateşi düşmediğinde ‘Allah’ım ne olur yardım et dememiş’. Bana bir tane ateist çıksın, desin ki demedim! Diyoruz. Deprem sırasında ben buna çok tanık oldum. Çünkü ortada dünyevi bir yardım isteyebileceğim bir şey bir sistem yok. Allahtan yardım istiyorum, isteniyor. Çünkü ne devlet var, ne bir dünyevi yeterli bir sistem… Çaresizlik hali…

O yüzden içinden geleni söyleyecek herkes. Çünkü her şey akılla çözülebilir değil. Yani, istediğin kadar ateist ol, mistik bir alan, sadece dini inançlar anlamında değil, çok farklı biçimler ve inanışlarla herkes için var. İyi ki de var. Benim kanaatim; bu mistik alan olmasa hayat çok çekilmez olur.  O mistik alanlar hayatı renklendiriyor, kolaylaştırıyor, güç veriyor. Ölen insanın ve geride kalan yakınının neye inandığına göre konuşmamız lazım orada diye de düşünüyorum. Sen ölmedin sonuçta, o öldü. O Allah rahmeti istiyorsa, Allah rahmet eylesin… Galiba cenazeler, kendi politik ya da inançsal kimliğimizi kanıtlama, sergileme yerleri olmayabilir. Ama herkes kendi arzu ettiği gibi gönderilme hakkına da sahip olmalı, o da ayrı konu. ”

. . .

Sevgili hocam/dostum Melek Göregenli, özetle böyle konuştu benimle. Yazsa, mutlaka çok daha ‘derin’ olurdu onun cümleleri. Ama söyledikleri bana yetti.  Size de yetmiştir umarım…

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 ibrahim Yüncü
 19 Ağustos 2019 Pazartesi 05:58
Neler demeyeceğimiz belli oldu ancak ne diyeceğiz o dersi kaçırdım galiba. Eskiden sadece Allahtan rahmet dilerdik. Pek ölüm de olmazdı zaten! Şimdi her gün birkaç tane. Müslüman değilse rahmet dilemediyorlar, toprağı bol olsun demek de ayıp değil mi? Yolu ışık olsun güzel bir laf! Çünkü sırat köprüsü var karanlık ise ne olacak? Melek hanım orada kurtaracak mı? Elbette ışıklı olsun derim ben.
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2019 Gerçek İzmir