MENÜ
İzmir 10°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Medya, cambazlık mı?
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
24 Ocak 2021 Pazar

Medya, cambazlık mı?

Gerçeği yazma yolunda bombalı suikastle hayatını kaybetmiş Uğur Mumcu’yu rahmetle/özlemle andığımız bu uğursuz günde, söylemekten ve yazmaktan hiç vazgeçmediği için ya mesleğinden uzaklaştırılmış, ya duvarlar arasına hapsedilmiş, ya hayatını kaybetmiş ama onurunu ve meslek ideallerini hiç kaybetmemiş olanlara bir saygı duruşu, bir umut çığlığı olarak da okuyabilirsiniz bu yazıyı..

*

Tuhaf zamanlardan geçerken,  pek çoğumuz gece uyuyamamaktan, şaşmış uyku düzeninden muzdarip bu aralar, malum.  Sosyal medyada sabahın 4’ünde paylaştığınız herhangi bir not, müziğe ya da o anki ruh halinize uygun neyse, bir bakıyorsunuz ki anında beğeni, yorum, emoji yağmış.  Ne çok gece kuşu var diye şaşıyorsunuz ya hani.

Herkes kendince uykuya dalmayı kolaylaştırmaya çalışıyor elbet. Benim bulduğum yöntem, ‘bana bir masal anlat baba’ misali; yaşadığımız gerçeklikten uzaklaştıracak, hiç değilse birkaç saatliğine zihnimi başka evrenlere taşıyacak dizi ya da film izlemek. Her akşam yatmadan önce bir, bazen iki doz üst üste Crown seyretmek mesela. Onu bitirince, bir süredir olduğu gibi Borgen’e (*) sarmak. Kurmacalarla örülü her iki dizinin de bilgilerinizi tazeleyen ya da besleyen yanları olduğunu, izleyicileri bilir. Farklı mecralarda taht savaşları, diyaloglar, parıltılı zekalar; bize benzemezlikleriyle iyi geliyor sanırım.

2010’lu yıllarda ekrana gelip 3 sezon sonunda final yapan Borgen’i  Digitürk’te büyük bir keyifle, hep bir sonraki bölümde ne olacağı merakıyla izlemiş, bu siyasi dramanın hem hikayesine, hem o hikayeyi canlandıran kahramanların oyunculuklarına bayılmış, yarıda kalışına da üzülmüştüm doğrusu.  

Ünlü roman yazarı Stephen King’in ‘2012’de izlediği en iyi dizi’ olarak gösterdiği Borgen’i yıllar sonra şimdi Netflix’ten izliyorum. Farklı bir bakışla, karmaşık duygularla. Hani bir kitabı 13 yaşında okuyup da 60’li yaşlarda tekrar eline aldığınızda okuduklarınızdan farklı tat almak gibi bir şey bu da. Mesela ilk izleyişimde fark etmediğim ya da bende bir iz bırakmayan bir sıfata, bu kez takılmak gibi.

Orijinalinde Danimarka’nın resmi dili Danca olan diziyi alt yazıyla izleyebiliyorsunuz ve orada ‘basın danışmanlığı’ tercümesi , alt yazılarda ‘medya cambazı’ olarak geçiyor. Danca dili böyle mi betimliyor, yoksa bir çeviri aforizması mı bilemiyorum. Neredeyse ikinci sezonun sonuna geldim, ilk bölümden itibaren çeviri değişmedi, ‘Başbakan’ın medya cambazı’ aşağı, Dışişleri ya da Adalet Bakanı’nın medya cambazı yukarı. Basın danışmanı gitmiş, yerine medya cambazı gelmiş dizi boyunca.

Ve aslında ne kadar da yerine oturmuş!

En küçük birimden en büyüğüne, yerelden genele, tüm siyasetçilerin danışmanlığı yapanların da yaptıkları bu değil mi esasında? Bir tür cambazlık! Aleni, gözümüzün içine baka baka yalan sıralayan ya da gerçekleri eğip büken siyasilerin aslında gerçeği dile getirdiğine kamuyu inandırmaya çalışmak ya da başka bir gündem yaratarak öncekini unutturmaya gayret etmek de bir tür cambazlık olmuyor mu, bunu gerektirmiyor mu yani?

Sadece danışmanlar mı?

“Hakikati söyleme’ işini bırakmış, önyargılı olmadıklarını göstererek ‘kendi kıçını kollama’nın derdine düşmüş görünen medya?”(**) O da başka bir ip üzerinde gösteri dünyasının aktörleri/aktristleri arasında yerini almadı mı çoktandır? Ya da daha uzun süre ip üstünde dengede durması gerekmiyor mu artık hayatta kalabilmesi için?

*

Türkiye’deki siyasetle karşılaştırıldığında çok naif tartışmalar dönüyor olsa da dizideki özellikle başbakanın medya cambazı Kasper ile muhabir Katrine karakterleri çok sahici.

Bir ülkede politik tartışmalar nasıl yapılmalı, siyasi erk nasıl kullanılır, iyi politikacı ve iyi basın mensubu nasıl olunur, sosyal devletin şartları gibi konularda mükemmel tespitler yaparken, hem siyasete, hem de medyaya, medya-siyasetçi ilişkilerine başka bir pencereden bakıyorsunuz.  Ve sonuçta artık Türkiye’de medya-siyaset ilişkileri açısından bir devrin kapandığı gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz bu kez bir Danimarka dizisi üzerinden. Çok can yakıcı bir şekilde hem de… Türkiye’de başkanlık sistemiyle siyasetin nasıl çölleştiğini, ona uygun olarak medyanın da o çölleşmeyi siyasetçilerle el ele birlikte götürdüğünün gerçeğiyle… “Cin o şişeye kolay kolay yeniden girmez" dedirten türden, yeni sonuçlara gebe, berbat  gelişmelere.

Ve sonra… Ağzınızda kalan acı bir tatla, tatlı huzurlu uykulara değil, uykusuzluğa pes etmişlikle kıvrılıyorsunuz yatağa, gömülüyorsunuz yastığa. Elimizden alınmasına izin verdiğimiz gazeteciliğin düştüğü hallere, için için..

Artık içiniz hep bir kağıt kesiği, kan yok ama acısı geçecek gibi değil.

"bir hayal kahvesinde

oturup ömür çayından içiyoruz.

her seferinde biraz daha az yanıyor dudaklarımız.

her seferinde biraz daha soğuk çayımız.

kahve de yıkılmak üzere zaten...

gelenler aynı, gidenler aynı..

çıkalım mı artık bu kahveden?

bir yudum daha mı? neden???

yanmadı mı dudakların hala?” (***)

*

İlkeli ve dürüst bir siyasetçi olan Danimarka’nın ilk kadın başbakanı Birgitte’in, politikanın kirli oyunlarından uzak durmaya çalışarak ülkeyi idare etme emelinin, çıktığı bu yolculukta nasıl değiştiğini… Fedakârlıklar, bocalamalar, güç ve iktidar savaşları ekseninde dönen bu hayatlarda kimi zaman istemeden de olsa prensiplerden tavizler verilebildiğini gözlemek… Söz konusu başbakan iki çocuk annesi bir kadın olunca yaşadığı ikilemlerin daha duygusal ve daha zorlu olduğunu izlemek…  Siyasi rekabetin, alavere, dalaverenin eksik olmadığı dizi dünyasında…   Dışişleri Bakanı’nın genç bir erkek fahişeyle çekilen “uygunsuz” fotoğraflarını ele geçiren genel yayın yönetmenine, “Bir insanı eşcinsel olduğu için suçlayamazsın” diyerek karşı çıkan ve işsiz kalma pahasına, o fotoğrafı kendi imzalarıyla haberleştirmeyi reddeden gazetecilere hayranlık duymak…  

Medyanın, başbakan dahil tüm siyasetçilere ne kadar rahatlıkla ulaşabildiklerini… Kendi aralarında yaptıkları haber tartışmalarını, haberin nasıl verileceği, nasıl işleneceğini sadece meslek etiği üzerinden gündeme alışlarını, yöneticilerine zaman zaman ‘hayır’ deyişlerini gıpta ile bir masal gibi izlemek…  Bir zamanlar ‘Alis Harikalar Diyarı’ olarak adlandırdığım medya dünyasına dahil olmuş, günümüzde fıkraya dönüşmüş hali melalimize bazen gülümsemek…

Muhtemelen bilirsiniz, hani karı koca birlikte tatile çıkarlar. Gittikleri yerde kamp kurarlar. Tatillerinin ikinci gününün akşamı güzel bir yemek yiyip uykuya dalarlar. Birkaç saat sonra kadın uyanır ve kocasını da uyandırır. Adam uyku sersemidir; güzel bir rüyadan uyandırıldığı için de biraz kızgın:

-"Ne oldu? Ne istiyorsun?"diye sorar.

-"Yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle."

Adam gökyüzüne bakar ve cevap verir:

-"Bunun için mi uyandırdın beni? Baktım işte. Bir sürü yıldız görüyorum, ışıl ışıl parlayan milyonlarca yıldız."

Karısı tekrar sorar.

-"Peki, bu sana neyi gösteriyor?"

Artık iyice uykusu kaçan adam biraz düşünür ve cevap verir:

-"Teolojik olarak Allahın kudretini ve kendi acizliğimizi görüyorum. Felsefi olarak, evrenin sonsuzluğunu ve onun karşısındaki önemsizliğimizi görüyorum. Astronomik olarak galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin varlığını görüyorum. Yıldızların konumuna bakarak saatin 3 olduğunu görüyorum.Meteorolojik olarak da bugün havanın çok güzel olacağını… Niye sordun bunu bana? Sana neyi gösteriyor?"

-"Ah be adam,  bırak saçmalamayı. Çadırımızı çalmışlar çadırımızı!"

Çalınmış (ya da kendi ellerimizle teslim ettiğimiz de denilebilir) irili ufaklı çadırlarımızda medyayı, siyaseti, birlikte çürümüşlüklerini, kokuşmuşluklarını konuşuyoruz uzun süredir.

‘Cin şişeye nasıl sokulur yeniden’i değil de ‘en iyi medya cambazlığı nasıl yapılır’ı…

Yalanla beslendiğimiz ve beslediğimiz hayatlarımızda, hakikat bu işte…

 “Dünyanın duvarları çatlıyor ortasından

çıkmaz sokaklarda yine genelevler

fahişeler yine yalnız

yıkıntılar ve cenaze törenleri çoğaldı

kendisiyle büyüyorken acı

incecikten kan sızıyor odama”  (****)

 (*)Gayri resmi adı Borgen (Türkçesi Kale) olan Christiansborg Sarayı'nda yani Danimarka Meclisinde geçen dizi, koltuk sayısının azlığına karşın sürpriz bir şekilde başbakan olan bir kadın politikacı etrafından geçiyor. . Netflix, 3 sezon ve 1'er saatlik toplam 30 bölüm olan dizinin 4. sezonunu çekeceğini ve 2022'de yeni bölümlerini yayınlayacağını açıkladı.

 (**)HAKİKAT SONRASI (Post-Truth)-Lee McIntyre,  Can Sanat Yayınları/Tamamını okuyamayanlar için 14 sayfaya sığdırılmış özeti özetkitap.com’da.

(***)Gülten Akın

 (****)Ünal Ersözlü, ihanet

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2021 Gerçek İzmir