MENÜ
İzmir 25°
Gerçek İzmir
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Size demiştim sevgili leydim, iman şövalyeliktir!
Gönül Soyoğul
YAZARLAR
30 Temmuz 2019 Salı

Size demiştim sevgili leydim, iman şövalyeliktir!

Sonra "Ağaç öldü" diyorlar!

Ben ölmedim Dulcinea! Ne tuhaf, şövalye hikayeleriyle dalga geçmek için beni yaratan Cervantes öldü! Onun için üzgün müyüm, bilmiyorum. Üstünden dört yüz yıl geçti. Cervantes beni yazarken belki de eğlenmişti. İnce uzun bacaklarımı yeni doğmuş bir tay gibi titrek göstererek, bırak canavarlara karşı savaşabileceğimi, ağır zırhları bile taşıyamayacağımı ima etmişti. Kafama altın miğfer diye bir berber tasını oturttuğunda kendince büyük iş yapmış, milyonlarca kişiyi bana güldürmüştü. Güya ben doğru düzgün muhakeme yapamayacak kadar ihtiyar, hatta bunaktım. Bütün bunlar yetmezmiş gibi benim sevgili dostum Rocinante ile "katır" diye dalga geçmişti.

Ne olmuş yani Dulcinea, ne olmuş! Diyelim ki bütün bunlar doğru olsun... Şimdi ben de Cervantes'e bakıp, beni çelimsiz bir bunak gibi gösteren adamın toprakta çürüyüp kaybolan cesediyle dalga mı geçeyim? O öldü! Hala hatırlanan adını bile güçlü kollarına, sağlam muhakeme yeteneğine veya bindiği güzel atına değil, bana borçlu Dulcinea, bana! Don Quixote De La Mancha'ya...

Ah leydim! Ben zaten hiç aldırmadım bana gülenleri. Benim güçsüz kollarımın ne önemi var ki? Rocinante çelimsiz bir beygirse, canavarlar korkunç ve çok güçlüyse ne olmuş? Asâlet ve aşk için ölümü göze alacak bir yürek yoksa en hızlı ata binip, en kuvvetli mızrağı savursan ne olur ki? Hesaplanmış ve nasıl olsa kazanılacak bir savaşta, en şiddetli hücum bile aslında korkakça ve zavallıdır. Ayağımı bastığım şu yeryüzü; çağlar boyunca kazanamayacağı savaştan uzak durmuş ve bugün külleri çoktan rüzgâra karışmış, bedenleri toprakta çürüyüp gitmiş akılcı korkakların cesetleriyle dolu. Çünkü onlar; asâlete değil güce, hakkaniyete değil çıkara, cesarete değil mâkul olana inandılar. Tatlı canları; bırak canlarını malları, güçleri, itibarları biraz riske girecek olsa her türlü rezilliğe göz yumup adını da alçakça akıllılık koydular. Oysa biz akıllı olduğumuz için canavarlar korkunç olmaktan vazgeçmiyor, biz her şeyi çok iyi hesapladığımız zaman zalimler zulmetmekten geri durmuyordu. Bilakis, bütün bu hesaplar sebebiyle savaşmaktan uzak durduğumuz her mevzi canavarların, zalimlerin, büyücülerin eline geçiyor; bir sonraki mevzi için bizim umudumuz azalırken, zalimlerin cesareti artıyordu. Zulüm ve bayağılık ortadan kalkmadıktan sonra çok akıllı olmanın övünülecek ne tarafı var ki?

Bak DuIcinea, hala bütün canavarlar beni görünce yel değirmeni taklidi yapıyor! Benim kafama berber tasını geçiren ve hikayemi gülünç göstererek anlatan Cervantes'in ise berber tası geçirecek bir kafası bile yok bugün. Çünkü ben kazanıp kazanamayacağımın hesabını yapmadım. Çelimsiz bacaklarımla korkunç canavarların havada dönüp duran kollarını mukayese etseydim; kılıcımı bir kez bile kınından çıkaramaz, Rocinante'nin yelelerini rüzgârlarla sarmaş dolaş edip zulmün üstüne bir yıldırım gibi çökemezdim. Size demiştim sevgili leydim, iman şövalyeliktir!”(.)

. . .

31 Mart yerel seçimini "halkçı belediyecilik" üzerine kuran, ‘liyakat ve işi ehline verme’ söylemi üzerinden propaganda yapan CHP'li belediyelerde yapılan torpilli atamaların, oğulların, kuzenlerin, yengelerin  ayyuka çıktığı… 

Özgür Özel’in, “belediye başkanlarının birinci derece yakınlarının belediyelerde ve şirketlerinde çalıştırılmaması, belediye başkanlarının ikinci bir maaş almalarının önlenmesi için” yasa teklifi hazırladıklarını açıkladığı…

Nepotizmin kitabını yeniden yazmış… Damadın ekonomiden sorumlu olduğu bir iktidarın temsilcilerinin ‘dinime küfreden Müslüman olsa’ dedirten sözlerinin olanca pişkinliğiyle sergilendiği…

Ummadıkları dağlara yağan ve anında erimeye başlayan karlara bakıp iç geçirenlerin ahlarının, hayal kırıklıklarının, üzüntülerinin, pişmanlıklarının sosyal medyada yankılandığı anlarda, saatlerde…  başladığım yazıyı bitiremiyordum ben. "Hayat işte... Evde hayal kuruyor, sonra sokağa çıkıyor ve hepsini tek tek gömüyorsun bir yerlere. Hayatın, aklındaki ile alakası yok" diyordu ya Melisa Kesmez bir öyküsünde. Öyle. Bazen, yazının da yok.

Yine de. Her şey ‘daha 4 ay oldu’ hatırına…

Anne karnına düşen bebeklerin daha cinsiyetlerinin bile tam belli olmadığı, insan evladının gelişimini tamamlamak için 9 aya ihtiyaç duyduğu, bu sürede korunması, beslenmesi, örselenmemesi  gerektiği için… 

Topu edebiyatın göğsünde yumuşatarak yuvarlamak. 

Güvendiğimiz kalelere yağan karı, şerbetlerle karıştırıp serin serin, tatlı tatlı içirmek olup akıyor yazı.

Gün gelir, ‘yel değirmeni taklidi yapanların’ üzerine kazanıp kazanmayacağımızın hesabını kitabını yapmadan… Bir şarjör kelime de sıkarız; asabiyeti, hassasiyeti, can sıkıntısını, can sıkanları doğrudan gösteren…

Ya da bir şiir yazarız.

“Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Alt katında uyumayı bir ranzanın

Üst katında çocukluğum...

Kağıttan gemiler yaptım kalbimden

Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.

Aşk diyorsunuz,

limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!” diyen. (..)

Maksat ‘şimdilik’ şövalyelik olsun diyelim….

’Uyuyan kobra taklidi yapma’ benzetmesi de duruma uyar hani.

. . .

 (.) Ahmet Turan Tiryaki – Güvercinköy, Tün Kitap, s.144-146

(..) Didem Madak – Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 ibrahim Yüncü
 30 Temmuz 2019 Salı 12:23
Nepotizm'e en büyük örnek Vahdettin idi. Damat Ferit ile batırdılar Osmanlıyı... Dört ay oldu umut dolu yeni bir dönemin sevincini içime tıktılar! Bir daha aday gösterilmeyecekleri ile ilgili inancım tam ancak o günleri beklemeden görevden alınması mümkün değil mi bunların?
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2019 Gerçek İzmir