Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı'nda konuşan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, "süreç"le ilgili mesajlar verdi. "Cumhuriyet Halk Partisi’ne rol biçmeye, yön çizmeye çalışanları dikkatle izliyoruz" diyen Özel, "Kendine ait siyaseti olmayanlar, başkalarının planlarında figüran olurlar" ifadelerini kullandı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlediği “Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı” açılış konuşmalarıyla başladı.
İstanbul Kongre Merkezi'nde düzenlenen konferansa siyasetçiler, akademisyenler, ekonomistler ve sivil toplum kuruluşlarından çok sayıda isim katılıyor. Konferansta Kürt sorununun çözümü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ndaki çalışmalar ele alınıyor.
DAVETLİ İYİ PARTİ VE MHP TEMSİLCİLERİ KATILMADI
Konferansa, davet edilen çok sayıda siyasi parti temsilcisi katılırken konferans öncesi, davet edilen AKP ve İYİ Parti temsilcilerinin katılmayacağı ancak MHP tarafından Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın salonda olacağı aktarılmıştı. Edinilen bilgiye göre, Ankara’da olan Yıldız’ın konferansa katılmayacağı öğrenildi.
EMRAH ŞAHAN: TÜRKİYE İTTİFAKI BİR SEÇİM TAKTİĞİ DEĞİL
Konferansın fikrinin, tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan tarafından getirildiği öğrenilirken konferansta ilk olarak Şahan’ın gönderdiği mektup okundu. Şahan, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik tarafından okunan mesajında şu ifadeleri kullandı:
"Bu buluşma, tutuklu bir siyasetçi ve belediye başkanı olarak benim için dışarıyla kurulan güçlü bir bağ, derin bir nefes oldu. Bugün itibarıyla Cumhurbaşkanı adayımız ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu’yla birlikte başlayan Silivri tutukluluğumuz on bir aya yaklaşmış durumda. Özgürlüğünden mahrum bırakılmış bir insan için zaman, takvim yapraklarıyla ölçülemez. Bu süreçte asıl ağırlığını hissettiğim şey; sözümü ve emeğimi, ülkenin geleceğini inşa edecek adımlar için yeterince kullanamıyor oluşumdur.
Bu siyasi tutuklamalar, basit gündelik hesapların ötesinde; bu milletin evlatlarının kaderinin hangi doğrultuda belirleneceğine dair bir mücadelenin sonucudur. Önümüzde bir tercih vardır: Demokrasi, barış, hak ve özgürlükler ekseninde bir gelecek mi, yoksa yurttaş iradesinin belirsizlik ve güvencesizlik tehdidi altında sınırlandığı bir geleceksizlik mi?
Bir şehir plancısı, bir kamu yöneticisi ve bir siyasetçi olarak benim için bu normu belirleyen her zaman yurttaşın kendisi olmuştur. İlkesel olarak barıştan yana, stratejik olarak ise siyasal alanın genişlemesinin devleti güçlendireceğine inanan bir belediye başkanıyım. Bu nedenle önce belediye meclis üyesi, ardından Şişli Belediye Başkan adayı olduğum ilk seçimde de Cumhuriyet Halk Partisi’nin benimsediği İstanbul İttifakı–Türkiye İttifakı fikrini bir seçim taktiği olarak değil, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine dayanan tarihsel bir sorumluluk olarak gördüm.
Farklılıkların yan yana geldiğinde birbirini tehdit etmediği; aksine birbirini besleyerek güçlendirdiği bir Türkiye Cumhuriyeti hayaline inandım. İnançların, kimliklerin ve hayat tarzlarının bir arada yaşama iradesiyle çoğaldığı bu ortak zemini, kamusal sorumluluğun temel dayanaklarından biri olarak kabul ettim. Bu anlayışı Şişli’de hayata geçirmek için gece gündüz çalıştık. Görev sürem boyunca plan çizerken de asfalt dökerken de; çocuklar, gençler, kadınlar ve yaşlılar için projeler üretirken de aynı ilkeyle hareket ettik.
Yurttaşın kamuyla ilişkisinin korkuya değil güvene dayanması; devletle toplum arasındaki mesafenin azaldığı, herkesin sokakta, kentte ve ülkenin her köşesinde kendini güvende hissettiği, haklarının korunduğuna dair inancın güçlendiği bir siyasal kültürün yerleşmesi için çaba gösterdik. Bugün tutuklu bulunmamın da, Cumhuriyet’in ilk adımlarının atıldığı ve şu an sınırları içinde bulunduğunuz Şişli’nin kayyum yönetimi altına alınmasının da nedeni budur: Eşitliği, adaleti ve hak temelli bir kent yaşamını sözde değil; uygulamayla, icraatla ve kararlılıkla hayata geçirme iradesi.
Değerli konuklar, demokrasi yerelden başlar. Gündelik hayatın içinde, göz hizasından kurulan ilişkilerle anlam kazanır. Yurttaşın kamuyla temas ettiği her anda yeniden üretilir. Yerel yönetimler; adaletin, eşitliğin ve güven duygusunun doğrudan sınandığı alanlardır. Eşit yurttaşlık fikri, sosyal demokrat siyaset anlayışının en güçlü dayanaklarından biridir. Bugün yerelde kurmaya çalıştığımız bu anlayışın, yarın ülkenin tamamında demokratik bir iklime dönüşeceğine yürekten inanıyorum.
Kıymetli katılımcılar, Türkiye bugün yeni bir devrin eşiğindedir. Açılan bu yeni sayfanın ilk cümlesi, bu vatanın bütün evlatları için yazılmalıdır. Yan yana gelebilen, konuşabilen, birbirini anlayabilen bir toplum olabilmek için… Ancak bu cümle, hepimizi kapsayan bir adalet ve eşitlik anlayışıyla kurulmadığı sürece kalıcı bir toplumsal barış mümkün olmayacaktır.
Genç kuşak siyasetçilerin bu topraklarda siyaset yapma iradesinin baskıyla değil; hukukla, siyasal rekabetle ve özgürlükle güçlendirilmesine ihtiyaç vardır. Türkiye’nin geleceğine dair söz söyleyen herkesin, bulunduğu makamdan bağımsız olarak devleti güçlendirmeye, hukuku güvenilir kılmaya ve milletin birbirine olan bağını onarmaya katkı sunması gereken tarihsel bir kavşaktayız.
Yaşadığım bu süreci, kişisel bir hikâyenin ötesinde; Türkiye’nin ortak geleceğini kurma iradesinin sınandığı bir dönem olarak görüyorum. Bugün özgürlüğümden mahrum bırakılmış olabilirim. Ancak bu ülkenin barışına, demokrasisine ve birlikte yaşama umuduna duyduğum sorumluluktan; bir evlat, bir eş, bir baba ve Cumhuriyet’in yetiştirdiği bir yurttaş olarak asla vazgeçmem.
Bu mayayı geleceğe taşımak hepimizin ortak görevidir. Bugün bu buluşmaya sahip olduğum tek bir imkânla katılıyorum: Bir kalem ve bir kâğıtla. Ama şunu biliyorum ki bu ülkenin geleceği, en zor zamanlarda bile sözünü sakınmayanların emeğiyle kurulacaktır.
Ben de elimden geldiğince bu ortak emeğe katkıda bulunuyor, sizleri inançla ve sorumluluk duygusuyla selamlıyorum."
AÇILIŞ KONUŞMASI ÖZEL'DEN
Konferansın açılış konuşmasını yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, salonun farklı kimlikleri, siyasi aidiyetleri ve yaşam tarzlarını bir araya getirdiğine dikkat çekerek "Bizim beklentimiz ve amacımız tam olarak budur. Çoklu krizleri, çoklu kimliklerimizle yan yana durarak aşabilmeyi başarmak. Türkiye için özgür, adil ve huzurlu bir gelecek hayalinde ortaklaşmak’ dedi.
Özel, iktidarın devam ettirdiği "süreç"le ilgili olarak ise destek vermeye devam ettiklerini belirtirken "Meseleyi bir siyasi ihlal olarak gören anlayışı da üzülerek takip ediyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’ne rol biçmeye, yön çizmeye çalışanları dikkatle izliyoruz" ifadelerini kullandı.
"TERÖR YOKSULLUKTUR, GERİ KALMIŞLIKTIR"
"Ülkenin her meselesinde olduğu gibi Kürt meselesinin çözümünde de tarihin doğru yerinde durduk, duruyoruz ve bundan sonra da duracağız. Çünkü bu mesele hepimizin ortak meselesidir. Bu mesele, kuşaklar boyunca taşınan ağır bir toplumsal yüktür. Bugün milletimiz artık bu yükten kurtulmak ve ferahlamak istiyor. Milletimiz terörün bitmesini, barışın inşasını ve demokrasinin ayağa kalkmasını istiyor.
Terör nedir? Terör, korku salmaktır. Gündelik hayatı karanlıkların gölgesinde yaşamak zorunda kalmaktır. Olağanüstü haldir. Korkmadan bir ilçeden diğerine gidememektir. Terör, evlatlarımızın büyüdüğünü göremeden, gelinlik ve damatlık giydiremeden onları kara toprağa vermektir. Terör, yoksulluktur; dünyadan geri kalmışlıktır. İşte biz bu ülkenin geleceği kararmasın diye, analar Kürt olsun Türk olsun ağlamasın diye, tarihsel bir tutarlılık içinde her dönemde barışı savunduk.
Bu barışı savunmaya hep birlikte devam etmeliyiz. Bu meselenin meclis çatısı altında, toplumdan hiçbir şey saklamadan; samimiyetle, şeffaflıkla ve cesaretle çözülmesini istedik. Sonunda bu önerimize uygun biçimde mecliste bir komisyon kurularak başlayan sürece destek verdik ve destek vermeye devam ediyoruz. Yapılan hataları, eksik bırakılan konuları açıkça milletimizle ve muhataplarımızla paylaştık, paylaşmayı sürdürüyoruz. Bu mesele bizim için hiçbir zaman bir siyasi çıkar konusu olmadı.
"CHP'YE ROL BİÇMEYE ÇALIŞANLARI İZLİYORUZ"
Meseleyi bir siyasi ihlal olarak gören anlayışı da üzülerek takip ediyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’ne rol biçmeye, yön çizmeye çalışanları dikkatle izliyoruz. Herkes bilmelidir ki Cumhuriyet Halk Partisi bugün Türkiye’nin birinci partisidir. Kendine ait siyaseti olmayanlar, başkalarının planlarında figüran olurlar. Bizim ise Türkiye’nin meselelerine ve ihtiyaç duyduğu çözümlere dair kendi müstakil siyasetimiz vardır. Terörün bitmesi, silahların susması ve bu meselenin demokratik zeminde çözülmesine ilişkin irademiz tamdır.
GAZZE'DEKİ KATLİAM: KÜRESEL SERMAYEYLE EL ELE
Kıymetli misafirler, bugünlerde sıkça 'dünyanın çivisi çıktı' deniyor. İki dünya savaşı görmüş, vekalet savaşlarıyla, bölgesel çatışmalarla ve soğuk savaşlarla şekillenmiş mevcut sistem, yeniden dengelerin bozulması tehdidiyle karşı karşıyadır. Demokrasiler zayıflıyor, güvencesizlik artıyor, eşitsizlikler derinleşiyor. Sermaye birikim sistemi değişiyor; şirketler artık yalnızca sermayeyi değil, savaşları da yönetiyor. Barış ise maalesef süper güçlerin küresel sermayeyle el ele pazarladığı renkli bir masala dönüştürülmek isteniyor. Gazze’de olan tam da budur. Soykırımı yapanlar, yetmiş bir bin insanı öldürenler, bugün demokrasi havarisi gibi davranarak barış adı altında fiili işgale girişiyorlar. Böylesi bir atmosferde Türkiye’nin bekası, içeride birlik ve beraberliği büyüten, dışarıda ise aklı ve soğukkanlılığı esas alan bir siyaset çizgisine bağlıdır. Toplumu ayrıştıran değil birleştiren, gerilimi körükleyen değil denge kuran bir iç siyaset artık bir tercih değil, zorunluluktur.
"SLOGANIMIZ ÇIKIŞ YOLUNU TARİF EDİYOR"
Bu krizlerden çıkışın yol haritası, aslında meydan meydan yükselttiğimiz bir sloganda vücut buluyor: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz! Bu söz, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu krizi de çıkış yolunu da tarif eden anlayışın kelimelere dökülmüş halidir. Türkiye iç barışını ve huzurunu sağlamak zorundadır. Bu hedefe toplumu ayrıştıran, düşmanlaştıran ve kutuplaştıran politikalarla ulaşmak mümkün değildir. Otoriterleşmiş, çıkar odaklı bir eksene savrulmuş, rayından çıkmış ve bozulmuş bir siyasi kültürün yarattığı tahribatı, ancak gerçek bir demokratik siyasetle onarma iradesi gösterilebilir. Toplumsal sorunları, üzerine basarak yükselinecek bir basamak olarak gören siyaset anlayışı artık yolun sonuna gelmiştir. Milletimiz, her düşüşte yeni düşmanlar yaratarak ayakta kalmaya çalışan bu siyasi bakışı topyekûn reddetmektedir.
"AKP İKİRCİKLİ TUTUMUNDAN VAZGEÇMELİDİR"
Zemini çürük bir binada kolonların yükselmesini beklemek de, bir yeri onarmaya çalışırken başka bir yerin yıkıldığını görmezden gelmek de doğru değildir. Biz, hepimizin içinde güvenle yaşayacağı sağlam bir evi inşa etmekten söz ediyoruz. Bu nedenle toplumsal barış, demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü birbirinden ayrılamaz; birbirinin tamamlayıcısıdır. Biri olmadan diğeri hiçbir zaman tam olmayacaktır. Bu yüzden biz bu sürece ‘terörsüz ve demokratik Türkiye süreci’ dedik ve bunun için gayret göstermeye devam ediyoruz. Aynı sorumluluk anlayışı ile söylüyorum ki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı sürece ilişkin ikircikli tutumundan, rakiplerine karşı başlattığı yargı savaşından ve sivil siyasete yönelik vesayet anlayışından vazgeçmelidir. İktidar olmayı, önce yurttaşın kalbini korku ve endişe salıp sonra da o korku ve endişeyi yönetmek olan gören bir anlayışla sorunların çözülmeyeceği açıktır. Bunu herkes görmelidir. Örneğin bir olağanüstü hal uygulaması olan kayyımlık sistemi, sistematik olarak barış imkanı sabote etmektedir. Hâlâ süren Kent Uzlaşısı davaları, umutlara gölge düşürmektedir. Siyasi tutukluluklar devam etmekte, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi kararları yerel mahkemeler tarafından yok sayılmaktadır. İşte milletimiz barış isterken bu sürecin başarıya ulaşacağına güvenin düşük kalmasının da yegane sebebi budur. Sürece yapılan büyük sabotaj ise 19 Mart darbesidir. Milletimiz ‘Seçtiğim belediye başkanı tutuklanıyorsa, irademe kayyım atanıyorsa ben neye güveneceğim?’ diye sormaktadır. Bu da en doğal hakkıdır. 30 yıl önce alınmış diplomaların bile iptal edildiği bir kriz ortamı milletimizi ağır bir güvensizlik duygusuna sokmuştur. Bu çoklu krizleri aşmanın çaresi topyekûn mücadeledir. Tüm demokratlar barış, demokrasi ve refah talebinde birleşmeli, birleşe birleşe kazanabileceğimizi bütün dünyaya göstermelidir. Bu düzenden tek başına kurtulmak mümkün değildir. Çare birleşe birleşe kazanmaktadır"
“KENT UZLAŞISI SORUŞTURMALARI TÜRKİYE’NİN BARIŞINA DARBEDİR”
Değerli konuklarımız, yaşadığımız durumun vahametini bir örnekle anlatmak isterim. Bugün belediye başkanlarımız ve belediye meclis üyelerimiz Kent Uzlaşısı dosyaları kapsamında yargılanmaktadır. İstanbul’da iki belediyemize bu soruşturmalardan dolayı kayyım atanmıştır. Toplamda DEM Parti’nin 10 belediyesinde ve toplamda Türkiye’de 13 belediyede kayyım vardır. Ve bu soruşturmalarda Kürtlerin belediye meclislerine girmesi suç olarak tarif edilmektedir. Kent Uzlaşısı denilen olgu, bir seçim iş birliğidir. Türkiye İttifakı kapsamında beldelerde, ilçelerde, illerde demokratların yaptığı iş birliğinden ibarettir. Suç sayılan budur. Esenyurt’un seçilmiş belediye başkanı olan, belediyesi bir kayyım tarafından yönetilen Ahmet Özer, daha geçtiğimiz hafta ‘PKK terör örgütü üyesi’ denilerek altı yıl, üç ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Mehmet Ali Çalışkan, Ebru Özdemir ve ev hapsindeki Mahir Polat sadece bu suçlamadan 10 aydır tutuklu bulunmaktadırlar. Şişli’nin seçilmiş belediye başkanı olan Resul Emrah Şahan bu soruşturmadan da tutukludur ve yerine kayyım atanmıştır. Ekrem İmamoğlu bu soruşturmadan da yargılanmaktadır. Kürtlerin belediye meclisinde temsil edilmesini terör suçu sayan bir anlayışla karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak isterim. Bu soruşturmalar Türkiye’nin barışına karşı açıkça bir darbedir, açık bir tutum almaktır. Milliyetçi Hareket Partisi’nin Sayın Genel Başkanı Devlet Bahçeli dahil bu soruşturmalara açık tepki gösterirken, bu inatlaşmayı herkes iyi okumalıdır. Cumhuriyet Halk Partisi 19 Mart darbesine, tarihe utanç olarak geçecek Kent Uzlaşısı soruşturmalarına rağmen barışın yanındadır. Çünkü biliyoruz ki ya birlikte güçleneceğiz ya da hukukun olmadığı bir zeminde iktidarın takdir ettiği siyasi vasatta yaşamayı kabulleneceğiz. Bu amaçla Meclis’teki komisyondayız. Tüm baskılara ve tüm provokasyonlara rağmen orada kaldık, kalmaya devam edeceğiz. Ve çalışmaları nihayete hep birlikte erdireceğiz. Beklentimiz, komisyonun çalışmalarını bir an önce tamamlamasıdır. Komisyona zaman kaybettirmek, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve barışına zaman kaybettirmektir. Biz komisyondaki varlığımızla da sahadaki, meydandaki gayretimizle de bu ülkenin barışını, kardeşliğini, demokratikleşmesi için elimizden geleni yapmaya hazırız ve devam edeceğiz”.
“ÇATIŞMAYI, SAVAŞI DEĞİL; UZLAŞIYI VE BARIŞI SAVUNUYORUZ”
Değerli misafirler, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde bu milletin Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiği irade; özgür, bağımsız, demokratik bir hukuk devleti olarak Cumhuriyetimizin var olmasını sağladı. Bu mücadelenin kıymetini bugün bölgemizdeki gelişmelere baktığımızda çok daha net görüyoruz. Bu nedenle ‘Yurtta barış, dünyada barış’ sözü bugün her zamankinden daha gerçekçi bir siyasal vizyonu ifade ediyor. Türkiye bugün de çevresindeki tüm milletler için barışı ve istikrarı önceleyen, kapsayıcı, yapıcı bir rol üstlenmelidir. Komşumuz Suriye yıllardır ağır acılar ve büyük yıkımlar yaşadı. Sınırın bir tarafında olanlar, sınırın bu tarafında bizi derinden etkiledi. Ve etkilemeye devam ediyor. Biz bu konuda da müstakil siyasetimizi sürdürüyoruz. Çatışmayı, savaşı değil; uzlaşıyı ve barışı savunuyoruz. Suriye’nin toprak bütünlüğünü, siyasi istikrarını, tüm inançların, kimliklerin anayasal güvence altında birlikte yaşamasını istiyoruz. Bölgeye kendi güç hesaplarının içinden bakanlar, bugün ‘ak’ dediklerine yarın ‘kara’ diyebiliyorlar. Emperyalist devletler tarih boyunca olduğu gibi bu toprakların çıkarlarını değil, kendi menfaatlerini düşünüyorlar. Bizim yolumuz; Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Şiilerin, Alevilerin ve Dürzilerin birlikte kazanacağı bir mücadeleyi vermek olmalıdır. Suriye’deki Türkmenler, Kürtler, Araplar hepsi bizim akrabamızdır, kardeşimizdir. Bu kapsamda Kürtleri hedef alan, onurlarını zedeleyen ve ‘Kürt eşittir terörist’ algısını yeniden üretmeye çalışan eski, yıkıcı, dışlayıcı söylemleri açıkça reddediyoruz. Türkiye’deki Kürtleri de Suriye’deki akrabalarını da inciten hiçbir politikaya boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı da Suriye’de çatışmanın tarafı değil, barışın ve uzlaşının güvencesi olmak zorundadır. Suriye’nin huzuru ve refahı Türkiye’ye de kazandıracaktır. Bu kez kazanan emperyalist devletler değil, bu toprakların evlatları, bu toprakların insanları olmalıdır. Mücadelemiz bunun içindir. Suriye’den gelen uzlaşma haberleri hepimizi sevindirmiştir. Bunun tam bir mutabakatla sürekli hale gelmesi için hep birlikte çalışmalıyız, temel temennimiz budur. Suriye’de yaşananlar Türkiye’nin barış sürecini asla sekteye uğratmamalı tam tersine hızlandırmalıdır. Biz bunun için kararlılıkla çalışmaya devam edilmesi gerektiğini savunuyoruz. Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansımız da bu kararlılığın somut göstergelerinden biri olarak yeni bir başlangıçtır”.
"BU İLK BULUŞMAYI BARIŞA ADANMIŞ HAYATLARA İTHAF EDİYORUM"
Bugün kurucu siyasetin yeniden ayağa kalktığı bir eşikteyiz. Bu ülkenin sorunlarını inkar ederek değil, yüzleşerek çözeceğiz. Geçmişimiz de geleceğimiz de ortaktır. Ortak vatanımızda, ay yıldızlı bayrağımızın altında, kardeşçe, huzur içinde hep birlikte yaşayacağız. Konuşmamın sonunda bu konferans fikrini dört duvar arasında dile getiren Resul Emrah Şahan kardeşime, başkanıma teşekkür ediyorum. Bu fikri hayata geçirmek için günlerdir çalışan tüm yol arkadaşlarımıza, İstanbul il örgütümüze, genel merkez ekibimize ve özel olarak Parti Meclisi Üyemiz Sayın Emine Uçak’a teşekkür ediyorum. Ayrıca değerli konuşmacılarımıza, moderatörlerimize ve siz kıymetli katılımcılarımıza içtenlikle şükranlarımı sunuyorum. Ortak geleceğimizi, ortak masalarda konuşmaya devam edeceğiz. Bu ilk buluşmayı da barışa adanmış hayatlara ithaf ediyorum. Biz ev sahibiyiz. Ancak şimdi mikrofon, esas bu buluşmanın gerçek ev sahiplerine aittir. Hepimizin yolu, zihni, kalbi açık olsun. Hepinize saygıyla selamlıyorum”.
Konuşmanın içeriği veya konferansın detayları hakkında başka bir sorunuz olursa yanıtlamaktan memnuniyet duyarım.
EKREM İMAMOĞLU: TÜRKİYE ETNİK CEMAATLER ÜLKESİ OLAMAZ
Konferansa CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi'nden bir mesaj gönderdi. İmamoğlu'nun mesajı şöyle:
"Cumhuriyet Halk Partisinin Kıymetli Genel Başkanı, Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansının Değerli Katılımcıları, Sevgili Vatandaşlarım,
Hepinizi Silivri Zindanından sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kıymetli katılımcılar, Hepimizin uzun zamandır şahit olduğu üzere küresel ve bölgesel siyasette büyük bir altüst oluş yaşanıyor. Kurumların ve kuralların etkisizleştiği, güçlünün hükmünü dayattığı bir dönemdeyiz. Dünya, büyük güçlerin ticaret, teknoloji, finans ve coğrafi üstünlük rekabetinin bir savaş gibi yaşandığı, kırılgan bir dönemden geçiyor. İstikrarsızlığın ve huzursuzluğun eksik olmadığı bölgemizde, çatışmaların biri bitip diğeri başlıyor. Sınırlarımızın hemen ötesinde yeni husumetler kışkırtılıyor, yeni ittifaklar kuruluyor. Ülkemizi bütün bu altüst oluşun olumsuz etkilerinden korumak için ulusal birliğimizi sağlamlaştırmaya, akılcı ve serinkanlı bir bölgesel siyasete ve kapsayıcı ve kucaklayıcı bir iç siyasete ihtiyacımız var.
Dünyanın ve bölgenin bu halinden zarar görmemek için hem milletimizin hem devletimizin dayanıklılığını artırmamız gerekiyor. Bu da ancak kapsayıcı ve demokratik bir siyasetle, kutuplaşmamış bir toplumla ve temel meselelerini çözmüş bir ülkeyle mümkün. Ancak muhaliflerin baskı altına alınıp siyasi yarış dışına itilmediği, siyasi rekabetin adil ve demokratik olduğu, yargının gerçekten adil olduğu ve temel sorunlarını çözmüş bir ülkede devlet ve millet dayanıklı ve kuvvetli olabilir.
Değerli katılımcılar,
Ulusal birliğimizi sağlamlaştırmak, milletimizin ve devletimizin dayanıklılığını artırmak, bölgesel siyasetimizi akılcı, iç siyasetimizi kucaklayıcı kılmak için ülkemizi 40 senedir meşgul eden terörü bitirmemiz, ülkemizi ve bölgemizi senelerdir meşgul eden Kürt meselesini çözmemiz lazım. Ülkemizi, sınırlarımızın haricinde yaşanan ve yaşanması muhtemel büyük değişimlerin olumsuz etkilerinden korumak ve kardeşliğimizi daim kılmak için Kürt meselesini çözmeli, bu alanda yeni ve cesur adımlar atmalıyız. Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansının bu yeni ve cesur adımların tartışılmasına vesile olmasını diliyorum.
Kıymetli katılımcılar,
Bölgesel ve tarihsel boyutları da olduğundan, Kürt meselesini ülkemizin ve milletimizin birliğine toz kondurmadan ele alıp çözmek için çok çeşitli, çok kapsamlı öneriler geliştirebiliriz. Şahsi kanaatim şudur: Kürt meselesini eşit vatandaşlıkla, bölgesel kardeşlikle ve ülkemizde ve bölgemizde refahı artırarak çözebiliriz. Kürt meselesini, ülkemizde eşit vatandaşlığı pekiştirerek, bölgemizde kardeşliğimizi geliştirerek, ülkemizde ve bölgemizde refahı artırarak çözelim. Önerim budur.
İzninizle önerimi detaylandırmaya, açıklamaya çalışayım. Eşit vatandaşlıkla başlayayım. Ne mutlu ki, 1923’ten beridir bir Cumhuriyet’te yaşıyoruz. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde…Ne mutlu ki, bir Cumhuriyet’te yaşadığımız için hepimiz eşitiz, hepimiz Cumhuriyetin eşit vatandaşlarıyız. Egemenlik bize, biz vatandaşlara, millete ait.
Değerli katılımcılar,
Doğru, hepimiz bu ülkenin eşit vatandaşlarıyız. Türk, Kürt hepimiz kanunlar önünde eşitiz, Ancak Kürt vatandaşlarımızın bir kısmı kanun önünde eşitliğe indirgenen, bununla sınırlı kalan eşitlik anlayışından şikayetçi. “Kanun önünde eşit olmaya sınırlı kalan bir eşitlik dilimizi, kültürümüzü gönlümüzce yaşatmamıza, kimliğimizi sürdürüp geliştirmemize imkân tanımıyor” diyorlar. Bu şikayeti göz önünde bulunduran bir eşitlik anlayışı geliştirelim.
Önerim bu…Kürtleri kimlikleriyle, dilleriyle, kültürleriyle tanıyalım.
Bütün yurttaşlara dillerini ve kimliklerini korumak ve geliştirmek hakkını tanıyalım ve isteyenlerin bu hakkı kullanabilmesine imkân sağlayalım. Resmi ve eğitim dilimiz Türkçe kalmak şartıyla, okullarımızda Kürtçenin öğretilmesinin, Kürt tarihinin ve edebiyatının öğrenilmesinin önünü açalım.
Eşit vatandaşlığı pekiştirerek Kürt meselesini çözelim önerimin esası bu. Yanlış anlaşılmak istemem. Kürt sorununu eşit yurttaşlık prensibine uygun olarak ele alalım derken özel yasalar çıkarıp, Kürt yurttaşlarımıza kolektif haklar verelim demiyorum. Aksine. Buna esastan karşıyım.
Yurttaşları kimliklerine göre ayırıp buna göre hukuksal düzenleme yapmak sorunlarımızı çözmez. Asla çözemeyeceğimiz daha büyük sorunlar yaratır. Ülkemizi bir etnik ya da dini cemaatler ülkesine çeviremeyiz. Eşit vatandaşlığı pekiştirerek ulusal birliğimizi güçlendirelim, ulusal dayanışmamızı büyütelim. Önerim budur.
Kürt meselesini çözmek için bölgemizde kardeşliğimizi geliştirelim önerime gelince…
Biz Türkler ve Kürtler geride kalan neredeyse bin sene boyunca aynı devletlere tabi olduk. Yeri geldi Selçuklu Devleti’ne, yeri geldi Osmanlı Devleti’ne mensup olduk. Geride bin senelik kardeşliğimiz, bin senelik ortak tarihimiz var. Bugün ayrı devletlerin vatandaşları olsak da sınırlarımızın haricindeki Kürtlerle kardeşliğimiz baki. Geliştirip, güçlendirebilir, kardeşliğimizi geleceğe taşıyabiliriz. Unutmayalım: Selçuklu Devleti de Osmanlı Devleti de Türklerle beraber bölgemizdeki bütün kavim ve inançların hamisi oldukları için güçlü devletler oldu.
Önerim şudur: Sınırlarımızın haricindeki Kürtleri kardeş bildiğimizi gösteren, sınırlarımızın haricindeki Kürtlerle kardeşliğimizi güçlendiren bir bölgesel siyaset takip etmek, böyle bir bölgesel perspektif geliştirmek.
Bunu yaparak aynı zamanda milletimize ve devletimize çok seçkin bir miras olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini de ne kadar içselleştirdiğimizi gösterelim. Türkiye Cumhuriyeti olarak öyle bir bölgesel siyaset izleyelim ki, Irak’taki Kürt de Suriye’deki Kürt de esenliğini istediğimizden emin olsun.
Öyle bir bölgesel perspektif sunalım ki, Irak’taki Kürt de Suriye’deki Kürt de kardeşliğimizden emin olsun. Vatandaşı oldukları ülkelerde huzur ve refah içinde ve kimliklerine hürmet edilerek yaşamalarını istediğimizden hiçbirinin şüphesi olmasın. Öyle bir bölgesel perspektif sunalım ki, başta Suriye olmak üzere bölgemizdeki her devletin bütün vatandaşlarını kapsayan, her bir vatandaşını kucaklayan rejimlerce yönetilmesini istediğimizden herkes emin olsun. Yıkılan baskıcı rejimlerin yerini yeni baskı rejimlerinin değil, vatandaşlarının kültürüne ve inancına hürmet eden kapsayıcı ve demokratik rejimlerin almasını istediğimizden kimsenin şüphesi olmasın.
Kürtlerle kardeşliğimizi geliştirelim derken kastım bu: Bir dönem aynı devlete tabi olduğumuz, bugünse sınırlarımız haricinde kalan Kürtleri, Arapları, Sünnileri, Nusayrileri, herkesi iyiliklerini, esenliklerini istediğimizden emin kılmak.
Geleyim son önerime…
Hem ülkemizde hem de bölgemizde refahı artıralım, artan refahı adil bir biçimde paylaşalım. Son önerim de bu. Kürt meselesini ülkemizde ve bölgemizde refahı artırıp, paylaşarak çözelim. Türkiye büyük bir ülkedir. Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, özgürlüklerin güçlendiği ve Kürt meselesini çözmüş bir Türkiye çok daha büyük bir ülke olacaktır. Hele de yeni bir kalkınma hamlesini ülkemizin tamamında uygulamaya koyabilirsek. Hızla yeniden kalkınmak için ülkemizin tamamında üretimde teknolojik dönüşümü gerçekleştirip, başta sanayi olmak üzere ekonominin bütün sektörlerini yenilikçi, verimli ve sürdürülebilir kılmamız gerekiyor.
Ancak unutmayalım: Türkiye bir bütündür.
İstanbul, Bursa, Kayseri gelişirken Ağrı, Muş, Hakkâri, Tunceli geri kalamaz, kalmamalı. Ülkemizin en geri kalmış illerinin Doğu ve Güneydoğu’daki şehirlerimiz olmasına artık son verelim. Hızla yeniden kalkınmak için Diyarbakır’ı, Van’ı, Mardin’i, Şanlıurfa’yı Doğu ve Güneydoğu Anadolu ekonomisinin dinamosu haline getirelim.
Yeni bir anlayışla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da turizmi canlandıralım. Tamamlanmamış sulama kanallarını hızla tamamlayalım. Bölgedeki girişimcilerimizin krediye ve bilgiye erişimini kolaylaştıralım. Sınır ötesi ticaretin önünü açalım. Daha çok sınır kapısı açalım. Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa Erbil’le, Süleymaniye’yle, Haseke’yle, Afrin’le, Halep’le ticaretini yapsın. Kuzeyden güneye öyle bir altyapı yatırımları planlayalım ki Karadeniz’i Suriye ile Irak ile ilişki kurabilir hale getirelim. Hem bizim vatandaşımız kazansın hem de sınırlarımızın dışında yaşayan Kürt ve Arap kardeşlerimiz.
Değerli katılımcılar, Dünyamız ve bölgemiz büyük bir alt üst oluş yaşarken kardeşliğimizi daha da kuvvetlendirmek, Kürt meselemizi çözmek zorundayız. Bunun için de yeni ve cesur adımlar atmamız gerekiyor. Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansının bu yeni adımların önerilmesine, bu cesur adımların seslendirilmesine vesile olacağından eminim. Cennet vatanımızda, ay yıldızlı bayrağımız altında, 86 milyon yurttaşımızla eşit ve müreffeh bir geleceği ebedi hale getirelim. Bunu başarabileceğimize tüm kalbimle inanıyorum. Bu vesileyle konferansın hazırlanmasında emeği geçenleri tebrik ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum."
4 PANEL DÜZENLENECEK
"Demokrasi ve Toplumsal Barış Konferansı" CHP tarafından düzenleniyor. CHP Parti Meclisi Üyesi ve Cumhurbaşkanı Aday Ofisi Koordinasyon Kurulu Üyesi Emine Uçak’ın sorumluluğunda düzenlenen konferansın ikinci gününde program dört ana panelden oluşuyor:
1. Panel (Yurtta Barış, Dünyada Barış): Mesut Yeğen moderatörlüğünde; Hüseyin Oruç (İHH), Esra Çuhadar (BM Danışmanı), Galip Dalay (Chatham House) ve Mithat Sancar (DEM Parti) konuşmacı olarak katılacak.
2. Panel (Demokratik Bir Geleceğin İnşası): Sezgin Tanrıkulu moderatörlüğünde; Saruhan Oluç (DEM Parti), Mehmet Emin Ekmen (Yeni Yol Partisi), Ahmet Şık (TİP), Feti Yıldız (MHP), Bülent Kaya (Yeniyol Grup) ve Doğan Bekin (Yeniden Refah Partisi) yer alacak.
3. Panel (Toplumsal Barışın Sosyoekonomik Zemini): Serkan Özcan moderatörlüğünde; Mehmet Kaya (Diyarbakır Ticaret Odası), Ozan Diren (TÜSİAD), Reyhan Aktar (TÜRKONFED) ve iktisatçı Şevket Pamuk sunum yapacak.
4. Panel (Barışı Toplumda Yeniden Kurmak): Emine Uçak Erdoğan moderatörlüğünde; Ahmet Özer, Gültan Kışanak, Melek Göregenli, Prof. Besime Şen ve Güven Sak (TEPAV) konuşacak.